İnanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptali ve tescil davaları



İnanç sözleşmesi nedir?


İnançlı sözleşmesi, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren sözleşmelerdir.


İnanç sözleşmesinin şartları nelerdir?


  • İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmesi

  • İnananın borçlandırıcı bir sözleşme ile inanılanı yükümlülükler altına sokması ve sözleşmeye amaç yüklemesi

  • İnanılanın kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi taahhüt etmesi,


İnanç sözleşmesi nasıl ispatlanır?


İnanç sözleşmesi, 5.2.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır. Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa 1086 sayılı HUMK’nın 292. maddesi ile 6100 sayılı HMK’nın 202. maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.


İnanç sözleşmesinden kaynaklanan tapu iptal tescil davasında yemin delili


Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (1086 sayılı HUMK m. 236, 6100 sayılı HMK m.188) yemin (1086 sayılı HUMK m.344, 6100 sayılı HMK m. 225) gibi kesin delillerle de ispat edilebilir. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.


Yargıtay. 14.Hukuk Dairesi 03.10.2013 T. 2013/8805 E. 2013/12738 K.


Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, ikinci kademede tazminat isteğine ilişkindir.

Davalı, davanın reddini savunmuş, karşı davası ile de elatmanın önlenmesini istemiştir.

Mahkemece, asıl davada tazminat isteminin kabulüne, karşı davada ise tazminat yatırıldığında elatmanın önlenmesine karar verilmiştir.


Hükmü, taraf vekilleri temyiz etmiştir.

İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.


Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı HMK’nın 202. maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.


Yazılı delil veya “delil başlangıcı” yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) yemin (HMK m. 225 vd) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır. Davacının yemin deliline dayanması halinde mahkemenin davacıya bu hakkını hatırlatması gerekir.


Davacının iddialarını yazılı delil veya delil başlangıcı niteliğindeki bir belgeyle ispatlayamadığı dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Ancak davacının yemin deliline dayanmış olmasına rağmen yemin hakkı kullandırılmadan yukarıda açıklanan ilkelere aykırı olarak tescil isteminin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulmasına karar verilmiştir.”



İnanç sözleşmesinden kaynaklanan haklar zamanaşımına uğrar mı?

İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden 6098 sayılı TBK’nın 146. maddesi (818 sayılı BK’nın 125. maddesi) hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.


Yargıtay 14.Hukuk Dairesi 06.10.2010 T. 2011/9423 E. 2011/11628 K.

Dava, inanç ilişkisine dayalı mülkiyet aktarımı istemi ile açılmıştır.

Davalılar zamanaşımının varlığını ileri sürerek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece dava konusu 740 parsel numaralı taşınmazın satın alındığı 12.10.1994 tarihinden davanın açıldığı tarihe kadar 10 yıllık sürenin geçtiği belirtilerek davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Hükmü davacı temyiz etmiştir.


İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.


Gerçekten inanç sözleşmelerinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Bu yüzden Borçlar Kanununun 125. maddesi hükmünce inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalara da 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerekir.


Burada önemli olan 10 yıllık zamanaşımı süresinin hangi tarihten başlayacağının saptanmasıdır. Borçlar Kanununun 128. maddesi uyarınca zamanaşımı, alacağın muaccel olacağı zamandan başlar ve alacağın muacceliyeti bir ihbar vukuuna tabi ise zamanaşımının bu haberin verildiği günden başlaması gerekir. Somut olayda, zamanaşımının başlangıç tarihi davacının ferağ umudunu yitirmiş olduğu tarihtir. Davacı ferağ umudunu yitirerek dava açma hakkını 24.11.2009 tarihinde kullandığından zamanaşımının başlangıç tarihi davanın açıldığı bu tarihtir. Mahkemece, çekişmenin esasının incelenerek oluşacak sonuca uygun bir hüküm kurulması gerekirken zamanaşımı nedeniyle davanın reddi doğru görülmemiş bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir.”


Yargıtay 14.Hukuk Dairesi 28.02.2013 T. 2013/1188 E. 2013/2945 K.

“… Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, ikinci kademede ise tazminat isteğine ilişkindir.

Davalılar, davanın reddine karar verilmesini savunmuşlardır.

Mahkemece, davanın tapu iptali ve tescil istemine yönelik olarak kanıtlanamadığından tazminata yönelik olarak ise zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Hükmü, davacılar vekili ve davalılar vekili ayrı ayrı temyiz etmişlerdir.


İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden Borçlar Kanununun 125. maddesi hükmü gereğince inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir.


Bu ilkeler ışığında somut olaya gelince; davacılar vekili, 676 parsel sayılı taşınmazın 1990 yılında davacı F.Ö.’nün babasının maddi katkısı ile alındığını, tapu kaydının davalı K.Ö.’nün üzerine yapıldığını, birlikte bir katlı bina inşaa ettiklerini, anılan davalının 1996 tarihinde evi terketmesiyle oğlu davacı M.Ö.’nün çalışarak ikinci ve üçüncü katı tamamladığını, davalının muvazaalı olarak diğer davalı S.S.’ye satış göstererek taşınmazı tapuda devrettiğini ileri sürerek davalıların danışıklı olarak yolsuz tescile konu ettikleri arsa üzerindeki binanın ilk katının 1/4'er hisseden yarısının, ikinci ve üçüncü katının tamamının iyiniyetli malzeme sahibi olarak davacılar tarafından yapıldığının tespiti ile tapu kaydının iptaline, M.K .724 maddesi gereği arsanın gerekirse ifraz suretiyle yeterli bir kısmının mülkiyetinin davacılar adına tesciline, olmadığı takdirde talep edilen bina bedelinin davacılara bugünkü değeri üzerinden tazminat olarak ödenmesine karar verilmesini istemiştir. Dava konusu 676 parsel 1456,2 m2 olarak bahçeli ahşap ev ve samanlık vasfıyla S.S. adına satış yoluyla 21.05.2009 tarihinde tescil edilmiş, eldeki dava 15.01.2010 tarihinde açılmıştır.


Zamanaşımı, kanunda belirtilmiş olan süresi içinde talep ve dava edilmemiş olan alacakların özüne dokunmamakla beraber “dava edilebilme vasfını kaybetmesi” sonucunu doğuran bir süre geçimidir. Hak düşürücü süreden farklı olarak, zamanaşımında borç sona ermemekte ve fakat dava edilebilme olanağı kalmamaktadır. Diğer taraftan, hak düşürücü sürenin varlığını hakimin kendiliğinden (re’sen) gözetmesi gerekirken, zamanaşımının varlığı def’i olarak ileri sürülürse dikkate alınabilir (BK m.140). Dolayısıyla, zamanaşımı borçluya sadece bir def’i hakkı verir. Buna da zamanaşımı def’i denilmektedir.


Mahkemece, tazminata yönelik davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş ise de burada önemli olan zamanaşımı süresinin başlangıç tarihinin tespitidir. Gerçekten, Borçlar Kanununun 128.maddesi uyarınca zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihte başlar. Bu süre, mahkemece kabul edildiğinin aksine sözleşmenin yapıldığı tarih değil, alacağın muaccel hale geldiği tarihtir. Dairemizin uygulamasına göre de şahsi hak sahibi davacı, karşı tarafın ferağ talebinin reddini bildirmediği, başka bir deyişle iradi ferağ umudunu taşıdığı sürece zamanaşımı başlamaz. Davacı ferağ umudunu davanın açıldığı tarihte yitirmiş olacağından zamanaşımının geçirildiğinin kabulüne olanak yoktur.

Bu durumda mahkemece çekişmenin esası yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda incelenerek sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, davanın zamanaşımının geçtiğinden bahisle reddi doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir…”

Kat Mülkiyeti Hukuku
Adana Avukat

Kat Mülkiyeti

Hukuku

Image by Anirudh Gaur
Adana Avukat