top of page

Arama Sonuçları

Boş arama ile 116 sonuç bulundu

  • Toplantıya katılanları gösteren cetveldeki imzanın niteliği

    Yönetim kurulu toplantılarında toplantıya katılan malikleri gösteren cetveller hazırlanmaktadır. Bu cetveller sadece toplantıya katılanları tespit etmek için kullanılmaktadır. Toplantıda alınan kararlar toplantı tutanağına yazılır ve tutanağın altı olumlu oy kullanan kat maliklerince veya olumsuz oy kullandığı belirtilerek olumsuz oy kullanan malikler tarafından imzalanır. Toplantıya katılmış olmasına rağmen toplantı tutanağını imzalamayan kişinin gerek olumlu, gerek olumsuz oy kullandığından söz edilemez. Toplantıya katılanları gösteren cetveldeki imza, karar toplantı tutanağının altındaki imza niteliğinde değildir. EMSAL KARAR ÖZET: Davacının toplantıya katıldığı, yöneticiliğe aday olduğu, ancak toplantı tutanağının altını imzalamadığı anlaşılmaktadır. Buna göre davacının karara katılıp olumlu oy kullandığından söz edilemez. Dava dilekçesinde; 15.1.2010 tarihli olağanüstü genel kurul toplantısının ve alınan kararların iptali istenilmiştir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dosya içindeki bilgi ve belgelerin incelenmesinde, iptali istenilen 6.1.2008 tarihli kat malikleri kurulu toplantısı olağan ilk toplantı olup, toplantı tutanağından davacının toplantıya katıldığı, yöneticiliğe aday olduğu, ancak toplantı tutanağının altını imzalamadığı anlaşılmaktadır. Buna göre davacının karar katılıp olumlu oy kullandığından söz edilemez. Mahkemece, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasasının 30. maddesi uyarınca, kat malikleri kurulunun ilk toplantısının kat maliklerinin sayı ve arsa payı bakımından yarısından fazlası ile yapılması gerektiği de dikkate alınarak tüm deliller toplanıp sonucuna göre karar verilmesi gerekirken davacının alınan karara olumlu oy kullandığı gerekçesi ile davanın reddi doğru görülmemiştir. Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. (Y.18.HD’nin 7.6.2011 gün ve 2011/4739-6756 sayılı ilamı)

  • Yönetim kurulu toplantılarında divan heyeti seçilmeli ve tutanakları imzalama yetkisi verilmelidir.

    Kat Mülkiyeti Kanununda kat malikleri kurul toplantısını yönetecek kişilerle ilgili bir hüküm yer almamaktadır. Ancak uygulamada çok fazla bağımsız bölüm maliki olan taşınmazların toplantısında ve toplantının hemen başında toplantıyı yönetecek, alman kararları yazacak kişilere ihtiyaç duyulmaktadır. Divan heyeti oluşturulurken, bu heyete alınan kararları kat malikleri adına imzalama yetkisi de verilmektedir. Divan heyeti seçilmeden yapılan toplantı hukuka aykırıdır. Kat Mülkiyeti Kanununun 32/4 maddesinde “Kat malikleri kurulu kararları 1 'den başlayıp sırayla giden sayfa numaraları taşıyan her sayfası noter mührüyle tasdikli bir deftere yazılarak, toplantıda, bulunan bütün kat maliklerince imzalanır karara aykırı oy verenler bu aykırılığın sebebini belirterek imza koyarlar. ” Hükmü yer almaktadır. Bu hükme göre kat malikleri kurulu kararlarının noterce tasdikli karar defterine yazılması gerekir. Ancak kat malikleri genel kurulunun, divan heyetine alınan kararları imzalama yetkisi verdiği durumlarda, alınan kararın kat maliklerince imzalanmış sayılacağı Yargıtay kararları ile benimsenmiş bulunmaktadır. Divan heyetine tutanakları imzalama yetkisi verilmemiş ise divan heyetince atılan imzalar kat maliklerince atılmış sayılmaz. EMSAL KARAR ÖZET: Toplantıya katılanlarca divan heyetine toplantı tutanaklarına imzalama yetkisi verilmediği, buna rağmen genel kurul toplantı tutanağı başlıklı belgeni sadece divan heyeti tarafından imzalandığı anlaşıldığına göre, 634 sayılı Kanunun 32/4. maddesinde belirtilen şekil şartlarına uyulduğundan söz edilemez. Davacılar dava dilekçesi ile ... Evleri sitesinin 15/04/2011 tarihli ilk kat malikleri toplantısının KMK'nın 32/3. maddesine aykırı olarak alınan kararının toplantıya katılan maliklerin tümü tarafından imzalanmaksızın alelade bir kağıda yazıldığını, toplantı tarihi ve gündeminin müvekkillerden 'a ulaşmadığını ve bu nedenle kendisinin toplantıya katılamadığını, toplantıda hazır bulunmayan ve ...'in bu konuda iradeleri olup olmadığına bakılmaksızın sitenin yönetim kurulu üyeliklerine seçildiklerini, yine toplantıda hazır bulunup bulunmadığı tespit edilemeyen ......'in de denetleme kuruluna seçildiğini, söz konusu toplantıda hakkaniyete aykırı kararların alındığını, bu nedenlerle ... Evleri sitesinin 15/04/2011 tarihli ilk kat malikleri kurulu toplantısının yoklukla malul olduğunun tespiti ile toplantıda alınmış tüm kararların iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiş, mahkemece kat malikleri kurulu tutanağının KMK'nın 32. maddesine aykırı olduğu bu nedenle yönetici seçimi ve ibraya ilişkin kararların yok hükmünde olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne , ... Evleri sitesinin 15/04/2011 tarihli ilk kat malikleri kumlu toplantısının yoklukla malul olduğunun tespitine ve bu nedenle toplantıda alman kararların iptaline karar verilmiştir. Dava, 634 sayılı Kanundan kaynaklanan kat malikleri kumlu kararının iptali davasıdır. 634 sayılı Kanunun 32/4. maddesine göre; kat malikleri kumlu kararları (l)'den başlayıp sırayla giden sayfa numaralan taşıyan her sayfası noter mührüyle tasdikli bir deftere yazılarak, toplantıda bulunan bütün kat maliklerince imzalanır; karara aykırı oy verenler bu aykırılığın sebebini belirterek imza koyarlar. Dosya içindeki bilgi ve belgelerin incelenmesinden, iptali istenen toplantıya davacıların katılmadığı, toplantıya katılanlarca divan heyetine toplantı tutanaklarına imzalama yetkisi verilmediği, buna rağmen genel kurul toplantı tutanağı başlıklı belgenin sadece divan heyeti tarafından imzalandığı anlaşıldığına göre, 634 sayılı Kanunun 32/4. maddesinde belirtilen şekil şartlarına uyulduğundan söz edilemez. Bu nedenle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, oy birliğiyle karar verildi. (Y.20.HD’nin 3.10.2017 gün ve 2017/3912-7203 sayılı ilamı)

  • Olağanüstü toplantı bütün kat maliklerine imzalattırılacak bir çağrı veya taahhütlü mektupla yapılır

    634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun 29. maddesinin 1. fıkrasında, kat malikleri kurulunun yılda bir defadan az olmamak üzere yönetim planında gösterilen zamanlarda eğer böyle bir zaman gösterilmemişse her takvim yılının ilk ayı içinde toplanacağı; 2. fıkrasında ise önemli bir sebebin çıkması halinde yöneticinin veya denetçinin veya kat maliklerinden üçte birinin istemi üzerine ve toplantı için istenilen tarihten en az 15 gün önce bütün kat maliklerine imzalattırılacak bir çağrı veya taahhütlü mektupla, toplantı sebebi de bildirilmek şartıyla kat malikleri kurulunun her zaman toplanabileceği hükme bağlanmıştır. Yönetim planında olağan genel kurul toplantısı için bir tarih belirlenmiş ise toplantı her yıl yönetim planında belirtilen tarihte, tarih belirlenmemiş ise her yıl ocak ayı içerisinde yapılmalıdır. Belirlenen tarihlerde yapılmayan toplantılar Olağanüstü toplantı niteliğindedir. Olağanüstü toplantı çağrısı bütün kat maliklerine imzalattırılacak bir çağrı veya taahhütlü mektupla, yapılması gerekmektedir. EMSAL KARAR ÖZET: İptali istenen 18/01/2015 tarihli toplantının olağanüstü toplantı olup, davacılara usulüne uygun toplantı çağrı belgesi tebliğ edilmediğinden, yapılan toplantının iptaline karar verilmesi gerekir. Davacı dava dilekçesi ile dava konusu site sakinlerinin ... ili ... ilçesi bulunan ... sitesinin malikleri olduğunu, kat maliklerinin 18/01/2015 tarihinde yapılan toplantıda bir kısım kararlar aldığını, bu kararların 26/01/2015 tarihinde tebliğ edildiğini, alman kararlardan yönetim kurulu üyelerine ayda 250 TL ödenmesine ilişkin genel kurul kararının 5. maddesinin, yine siteye sesli güvenlik sistemi kurulması ile ilgili 6. maddenin a bendinin iptaline karar verilmesini ve yapılan sistemin söktürülmesini ya da amacı gibi güvenliği sağlamaya uygun hale getirilmesini, ayrıca 6. maddenin c bendi 2. cümle ile mantolama dış cephe işleri ile saçakların yapım işlerinin bekletilmesine karar verildiğinden 6. maddenin c bendi cümlenin iptaline ve bu durumun binanın çürümesine neden olduğundan, öncelikle B blok güney cephedeki eksik kalan dış cephe mantolama ve saçak işlerinin yaptırılmasına karar verilmesini, yine 6. maddenin d bendi ile siteye ortak internet sistemi kurulmasına ilişkin kararın, 6. maddenin e bendi ile toplantı odasının düzenlenmesi kararının, 6. maddenin f bendi ile kapıcı dairesinin kira bedelinin aynen devam etmesine karar verilmesi kararının iptaline ya da yıllık %10 enflasyon oranında artırılmasına karar verilmesini, 6. maddenin g bendi ile sitenin yapılması için alınan işlerin sitenin mevcut parasının kullanılmasına dair verilen kararının ve 7. madde ile aidatların 3’er aylık peşin olarak toplanmasına dair kararın iptalini talep ve dava etmiştir. 1-Mahkemece davanın kısmen kabulü ile ... sitesi kat maliklerinin 18/01/2015 tarihli toplantıda aldıkları kat malikleri kurulu kararlarından; 6. Maddenin (a) bendinde siteye güvenlik kamerası kurulması kararının iptali ile ilgili talebin reddine, 2- Kat malikleri kurulunca alman kararlardan 6. maddenin (d) bendi ile siteye ortak internet kurulmasına dair kararın iptaline, 3- Kat malikleri kurulunca alınan kararlardan 6. maddenin (e) bendi ile toplantı odasının düzenlenmesine ilişkin kararın iptali ile ilgili talebin reddine, 4-Kapıcı dairesinin kira bedelinin çevre rayiçlerine göre tespit edildiği, 2016 yılında alınan genel kurul kararında kapıcı dairesinin kira bedelinin yeniden belirlenmesine karar verildiğinden bu husus ile ilgili karar verilmesine yer olmadığına, kapıcı dairesinin tadilatı ile ilgili olarak genel kurul kararı alınmadığından bu konuda genel kurul tarafından karar verilmesi gerektiğine, 5- Genel giderlerde kullanılacak olan aidatlann 3'er aylık peşin olarak toplan¬ması ile ilgili olarak kat malikleri kurulunca alman kararın 7. maddesinin iptaline, 6- Kat malikleri kurulunca alman 6. maddenin g bendinde mevcut paranın sitenin işlerinde kullanılmasına dair kararın iptaline, 31/08/2012 tarihli 5 no.lu olağanüstü genel kurul kararında "Mantolama işi için 30 Eylül 2012 tarihine kadar 3000 TL Toplanmasına" karar verildiği, sitedeki B bloğun güney cephesinde mantolamanın eksik bırakıldığı, A blok ve B bloğun mantolamasının büyük ölçüde tamamlandığı A blokta ... hizasında dış sıvasında boyasında eksiklikler bulunduğu, diğer blok ve diğer cephelerin mantolamalannın yapılmış olması sebebiyle B bloğun güney cephesinde mantolamanın tamamlattırılmasının sitenin bakım ve korunmasına uygun olacağı bilirkişiler tarafından düzenlenen 26/04/2016 tarihli raporda belirtildiğinden, yeni yönetimin oluştuğu 27/01/2013 tarihinden önce ve daha sonra hesapta bulunan ve 13/02/2014 tarihinde vadeli hesaba aktarılan paranın mantolama imalatının tamamlanması için harcanmasına, 7- Yönetim kurulu üyeleri için belirlenen 250 TL huzur hakkı ile ilgili genel kurulun 5. maddesinin iptali ile ilgili talebin reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekilince temyiz edilmiştir. Dosya içindeki tüm bilgi ve belgelerin incelenmesinden; anataşınmaza ait yönetim planın 21. maddesinde kat malikleri kurulu toplantısının her yıl Ocak ve Ekim aylarının ilk on günü içinde yapılacağı belirtildiğinden 18/01/2015 tarihinde yapılan toplantının olağanüstü kat malikleri kurulu toplantısı olduğu anlaşılmaktadır. 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun 29. maddesinin 1. fıkrasında, kat malikleri kurulunun yılda bir defadan az olmamak üzere yönetim planında gösterilen zamanlarda eğer böyle bir zaman gösterilmemişse her takvim yılının ilk ayı içinde toplanacağı; 2. fıkrasında ise önemli bir sebebin çıkması halinde yöneticinin veya denetçinin veya kat maliklerinden üçte birinin istemi üzerine ve toplantı için istenilen tarihten en az 15 gün önce bütün kat maliklerine imzalattırılacak bir çağrı veya taahhütlü mektupla, toplantı sebebi de bildirilmek şartıyla kat malikleri kurulunun her zaman toplanabileceği hükme bağlandığı, anataşınmaza ait yönetim planında toplantı zamanının her yıl Ocak ve Ekim aylarının ilk on günü olarak belirlendiğinden iptali istenen 18/01/2015 tarihli toplantının olağanüstü toplantı olduğu konusunda bir şüphe olmayıp davacılara usulüne uygun toplantı çağrı belgesi tebliğ edilmediğinden, mahkemece 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun 29. maddesi hükümlerine uygun bir çağrı bulunmadan yapılan toplantının iptaline karar verilmesi gerekirken anılan gerekçe ile davanın kısmen kabulüne karar verilmiş olması doğru görülmemiştir.

  • Başkasının arazisine fidan dikilmesi sebebine dayanan tapu iptal ve tescil davası TMK 729

    Bir kimse başkasının fidanını kendi arazisine ya da kendisinin veya bir üçüncü kişinin fidanını başkasının arazisine dikerse, belirli şartların gerçekleşmesi durumunda fidan diken kişi arazinin kendi adına tescil edilmesini isteyebilir. Başkasının arazisine fidan dikilmesi sebebine dayanan tapu iptal ve tescil davasında davacı kimdir? Başkasının arazisine fidan dikilmesi sebebine dayanan tapu iptal ve tescil davasında davacı fidanları diken kişidir. Başka bir anlatımla davacı fidanların sahibidir. Fidanları üçüncü bir kişi adına başkası tarafından dikildiği durumlarda davacı fidanları araziye diktiren kişidir. Başkasının arazisine fidan dikilmesi sebebine dayanan tapu iptal ve tescil davasında davalı kimdir? Başkasının arazisine fidan dikilmesi sebebine dayanan tapu iptal ve tescil davasın davalı fidan dikilen arazinin malikidir. Başkasının arazisine fidan dikilmesi sebebine dayanan tapu iptal ve tescil davasının koşulları nelerdir? Fidanlar tapuya kayıtlı özel mülkiyete konu bir taşınmaz üzerine dikilmiş olması Fidan dikenin iyi niyetli olması Fidanların değerinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olması. Bitkileri yetiştirenin taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemesi Kısmi tescil talep ediliyor ise İfrazın mümkün olması Fidan dikenin iyi niyetli olması TMK’nın 729. maddesine göre taşınmaz mülkiyetinin fidanları diken kimseye verilebilmesi için öncelikli koşul iyiniyettir. İyiniyetin TMK’nın 3. maddesinde düzenlenen sübjektif iyiniyet kurallarına göre tespit edilmesi gerekir. Kurla göre, Fidan diken kimsenin elattığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesi veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşılık bilebilecek durumda olmaması ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebinin bulunmasını ifade eder. 5.7.1944 tarihli ve 12/26 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği gibi olay ve karinelerden, durumun özelliklerine göre kendisinden beklenen dikkat ve özeni göstermemiş olduğu açık bulunan kimsenin temliken tescil talebinde bulunması mümkün değildir. Fidan diken kimsenin tescil istemi ile açtığı davada iyiniyetin varlığı iddia ve savunmaya bakılmaksızın mahkemece re’sen araştırılmalıdır. Bitkilerin değerinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olması Dikilen ağaçların değeri arazinin değerinden açıkça daha fazla olmalıdır. Bu koşul dava tarihindeki koşullara göre saptanmalıdır. Ağaçların kapladığı alanın ifrazı mümkün ise arsa değeri yalnız bu kısma göre, aksi halde tamamının değerine göre bulunmalıdır. Bitkileri yetiştirenin taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemesi İptale konu olacak zemin bedeli arsa sahibine ödenmek üzere depo ettirilmeli, önceden ödenmiş bedel var ise bu miktar ödenecek bedelden mahsup edilmelidir. İfrazın mümkün olması Fidan dikilen arazi taşınmazın bir kısmı üzerinde kalıyorsa, bu yerin ana taşınmazdan ifrazının mümkün olması gereklidir.

  • Başkasının Arazisine Taşkın İnşaat Yapılması Sebebine Dayanan Tapu İptal Tescil Davaları TMK 725

    Taşkın İnşaat(Taşkın Yapı) Nedir? Bir inşaatın başkasının arazisine taşırılması, başkasının mülkiyet hakkı ihlal ederek başkasının arazisine yapı yapılmasıdır. Örneğin; Kendi arsasına inşaat yapan bir taşınmaz maliki bu taşınmazın bir kısmını başkasının arazisine inşa etmiş ise başkasının arazisine inşa edilen kısım taşkın yapıdır. Yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere Türk Medeni Kanununun 684/1 ve 718/2 hükümlerine göre, arazinin mülkiyeti ve buna bağlı olan tasarruf hakkı o arazide kalıcı olmak koşuluyla yapılan şeyleri de kapsar. Arazinin üzerinde kalıcı olarak yapılan bütün yapılar arazinin mülkiyetine bağlıdır. Türk Medeni Kanununun 725. maddesinde bu kuralın istisnalarından birisi düzenlenmiş olup, anılan hüküm; "Bir yapının başkasına ait araziye taşırılan kısmı, eğer yapıyı yapan malik taşırılan arazi üzerinde bir irtifak hakkına sahip bulunuyorsa, ona ait taşınmazın bütünleyici parçası olur. Taşkın yapı sahibine taşırılan kısım için, taşırılan kısmın bulunduğu arazi maliki tarafından irtifak hakkı tesis edilmiş olabilir. Bu durumda taşırılan kısım taşkın yapı sahibine ait arazinin bütünleyici parçası sayılır. Eğer böyle bir irtifak hakkı yoksa arazisine yapı taşırılan ve bu suretle zarar gören arazi maliki taşmayı öğrendiği tarihten başlayarak onbeş gün içinde itiraz etmemiş ise taşkın yapıyı iyi niyetle yapan kimse, uygun bir bedel karşılığında taşan kısım için bir irtifak hakkı kurulmasını veya bu kısmın bulunduğu arazi parçasının mülkiyetinin kendisine devrini isteyebilir. Taşkın İnşaat Yapılması Sebebine Dayanan Tapu İptal Tescil Davalarında Tescil koşulları nelerdir? Taşkın inşaatın tapuya kayıtlı ve özel mülkiyete konu bir taşınmaz üzerinde yapılmış olması Yapılan inşaatın ayrılmaz bir parçasının yine tapuda kayıtlı üçüncü kişiye ait taşınmaza taşması Taşkın inşaatı yapan kişinin iyi niyetli olması Yapının kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olması Yapıyı yapanın taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemesi İfrazın mümkün olması, gerekmektedir. Taşkın inşaat, taşkın yapı ile iki komşu taşınmazı fiilen birleştirmekte, ekonomik bir bütünlük oluşturmaktadır. Bu özelliğinden dolayı taşkın yapıya dayanan temliken tescil isteği taşınmaza bağlı kişisel hak niteliğindedir. Taşılan arazi malikinin devir borcu eşyaya bağlı bir borç olduğundan bu davalarda (TMK'nin 724 ve 729. maddeleri gereğince açılan davalardan farklı olarak) inşaat maliki hakkını taşılan arazinin her malikine karşı kullanabilir. Yani taşılan araziyi tapudan devralan her malike karşı dava açılabilir. Yeni malikler de Türk Medeni Kanununun 725. maddesinde belirtilen haklardan yararlanabilecekleri gibi borçlardan da sorumlu olur. 1-) Taşkın inşaatın tapuya kayıtlı ve özel mülkiyete konu bir taşınmaz üzerinde yapılmış olması Temliken tescil isteği taşınmaza bağlı kişisel hak niteliğinde olduğundan bina inşa edilen arazinin tapuya kayıtlı olmaması durumunda taşkın inşaat sebebiyle tapu iptal ve tescil davası açılması mümkün değildir. Yine aynı sebeple bina inşa edilen taşınmaz ile taşırılan taşınmaz özel mülkiyete konu olabilecek nitelikte olmalıdır. Ormana bina inşa edilmesi ve inşaatın özel mülkiyete taşırılması durumunda tescil istenebilmesi mümkün değildir. 2-) Yapılan inşaatın ayrılmaz bir parçasının yine tapuda kayıtlı üçüncü kişiye ait taşınmaza taşması Taşkın yapının bulunduğu arazi özel mülkiyete konu olan üçüncü bir kişi adına kayıtlı bir arazi olmalıdır. Yapının orman gibi özel mülkiyete konu olmayan taşınmazlara taşırılması durumunda tescil talebi kabul edilmeyecektir. 3-)Taşkın inşaatı yapan kişinin iyiniyetli olması Taşkın yapıyı yapan kişi iyi niyetli olmalı yapıyı bilerek ve isteyerek başkasına ait arazisine taşırmamalıdır. 14.2.1951 tarihli ve 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, iyiniyetin ispatı taşkın yapı malikine aittir. İyiniyet iddia ve savunması def'i olmayıp itiraz niteliği taşıdığından ve kamu düzeni ile ilgili bulunduğundan mahkemece kendiliğinden göz önünde tutulmalıdır. Taşkın binanın bulunduğu taşınmaz maliki veya o taşınmazda mülkiyetten başka ayni hak sahibi olup da zarar gören kimselerin, taşınmaza elatıldığını öğrendikleri tarihten itibaren onbeş gün içerisinde itiraz etmeleri, yapı malikinin iyiniyetli sayılması olanağını ortadan kaldırır. İtiraz hiçbir şekle bağlı değildir. Yapının ilerlemesini, zararın büyümesini önlemek için konan bu sürenin başlangıcını objektif olarak saptamak, yapının görünebilir hale gelme tarihinden başlatmak, taşırılan taşınmaz malikinin öğrenmesine engel olan sübjektif nedenleri dikkate almamak gerekir. Aksine düşünce bu yöndeki yasa koyucunun amacını ortadan kaldırır. İyiniyet inşaatın başladığı andan tamamlandığı ana kadar devam etmelidir. 4-) Yapının kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olması TMK'nın 725. maddesinde “durum ve koşulların haklı kılması” şeklinde ifade edilen husus uygulama ve doktrinde inşaatın yıkılması ile inşaat sahibinin uğrayacağı zarar veya yıkılmaması halinde arsa malikinin arsasının uğrayacağı değer kaybının karşılaştırılması şeklinde değerlendirilmektedir. Kastedilen değer sadece taşılan arazinin değerinden ibaret değildir. Bu değerin içinde arazi sahibinin taşılan kısım dışında kalan arazisinin uğrayacağı değer kaybı da vardır. Arsa malikinin arsasının uğrayacağı değer kaybı uzman bilirkişilerden rapor alınmak suretiyle TMK'nın 4.,TBK'nın 50. maddesi uyarınca ve aynı zamanda sebepsiz zenginleşmeyi önleyecek biçimde dava tarihine ve objektif esaslara göre tespit ve takdir edilmelidir.(Objektif koşul) 5-) Yapıyı yapanın taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemesi Taşkın inşaatın yıkılması gerekmiyorsa, mahkemece yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda belirlenecek bedel arsa sahibine ödenmek üzere depo ettirilmelidir. 6-) İfrazın mümkün olması Taşkın yapının bulunduğu kısım ana taşınmazdan ayrılarak müstakil parsel oluşturacak şekilde veya ait olduğu taşınmazla birleştirilerek ifrazen tescilinin mümkün olması gerekmektedir. Bu tür davalarda üzerinde önemle durulması gereken diğer bir husus da halin icabından taşkın inşaatın yıkılması gerekip gerekmediğinin saptanmasıdır. Uygulama ve doktrinde “durum ve koşulların haklı kılması” şeklinde ifade edilen bu şarttan inşaatın yıkılması ile inşaat sahibinin uğrayacağı zarar veya yıkılmaması halinde arsa malikinin arsasının uğrayacağı değer kaybının mukayese edilmesi anlaşılmalıdır. Değer kaybı, sadece taşılan arazinin değerinden ibaret değildir. Bu değerin içinde arazi sahibinin taşılan kısım dışında kalan arazisinin uğrayacağı değer kaybı da vardır. Arsa malikinin arsasının uğrayacağı değer kaybı uzman bilirkişilerden rapor alınmak suretiyle TMK'nın 4., 6098 sayılı TBK’nın 50. maddesi uyarınca ve aynı zamanda sebepsiz zenginleşmeyi önleyecek biçimde en uygun şekilde tespit ve takdir edilmeli, önceden ödenen bedel var ise mahsup edilmek suretiyle arsa sahibine ödenmek üzere depo ettirilmelidir. Yargıtay Kararı 14. Hukuk Dairesi         2016/14325 E.  ,  2019/7256 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 07.06.2013 gününde verilen dilekçe ile elatmanın önlenmesi, kal ve ecrimisil, karşı davada ise temliken tescil istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine, karşı davanın kabulüne dair verilen 09.04.2015 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı- karşı davalı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: K A R A R Davacı vekili, davacının dava konusu 1138 ada 20 ve 21 parsel sayılı taşınmazları 27.06.2000 tarihinde satın aldığını ve malik olduğunu, 15.10.2010 tarihli kadastro müdürlüğü aplikasyon krokisinde de belirtildiği gibi davalıların söz konusu taşınmazları inşaat alanı yapmak suretiyle işgal ettiklerini, yapılan tüm uyarılara rağmen herhangi bir bedel ödenmeksizin haksız işgalin devam ettirildiğini belirterek, davalıların dava konusu taşınmazlara haksız elatmasının önlenmesine, taşınmaz üzerindeki muhdesaların yıkılarak kaline ve taşınmazların davacıya teslimine müdahale tarihinden itibaren ecrimisil tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı-karşı davacı ... vekili 27.06.2013 tarihli cevap ve karşı dava dilekçesinde, müvekkilinin kendisine ait 1138 ada 27 ve 29 parsel sayılı taşınmazlar üzerinde 1992 yılında belediyeden gerekli izinler alındıktan sonra 25.03.1994 tarihinde yapı kullanma izin belgesi aldığını, belediyenin denetim ve kontrol altında yapılan işlemler nedeniyle davalının herhangi bir kast ve kötü niyetinin olmadığını davalının inşaatı yaptığı sırada davacının dava konusu parselde hak sahiplerini söz konusu olmadığını davalının tüm işlemlerini ilgili belediyenin denetiminde yapmış olması nedeniyle iyi niyetli olduğundan TMK'nın temliken tescil hükümleri gereğince müvekkilinin müdahalesi olan kısım var ise bedeli ödenmek şartıyla müvekilli adına tesciline karar verilmesini talep etmiş davacının davasının ise reddini savunmuştur. Davalı ... 25.03.2014 tarihli ilk celsedeki beyanında imar müdürlüğünün yaptığı tespite göre kendi taşınmazına bina inşa ettiğini, kötüniyetli olmadığını söylemiştir. Mahkemece, asıl davanın reddine, karşı davanın kabulüne, fen bilirkişisinin 16.06.2014 tarihli raporuna ekli krokide (A) ve (B) harfleri ile gösterilen kısımların tapusunun iptali ile (A) harfli kısmın karşı davacı ... Gencay, (B) harfli kısmın karşı davacı ... adına tesciline, belirlenen temlik bedellerinin karşı davacılar tarafından davacıya ödenmesine karar verilmiştir. Hükmü, davacı-karşı davalı vekili temyiz etmiştir. Dava, elatmanın önlenmesi, kal ve ecrimisil, karşı dava ise, TMK'nın 725. maddesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Yasal ayrıcalıklar dışında, TMK’nın 684/1 ve 718/2 maddeleri hükümlerine göre, arazinin mülkiyeti ve buna bağlı olan tasarruf hakkı o arazide kalıcı olmak koşuluyla yapılan şeyleri de kapsar TMK’nın 725. maddesinde bu kuralın istisnalarından birisi düzenlenmiş, böylece muhdesatla arasındaki bağlantı kesilmiş bina sahibine bazı koşulların oluşması halinde ayrılmaz parça niteliğindeki taşkın yapı için üzerinde bulunduğu taşınmaza malik olabilme olanağı tanınmıştır. Bunun için, tapuya kayıtlı özel mülkiyete konu bir taşınmaz üzerinde, temelli kalması amacıyla yapılan binanın ayrılmaz parçası yine tapuda kayıtlı üçüncü kişiye ait taşınmaza taşkın yapılmış olmalıdır. Taşkın inşaat, taşkın yapı ile iki komşu taşınmazı fiilen birleştirmekte, ekonomik bir bütünlük oluşturmaktadır. Bu özelliğinden dolayı taşkın yapıya dayanan temliken tescil isteği taşınmaza bağlı kişisel hak niteliğindedir. Taşılan arazi malikinin devir borcu eşyaya bağlı bir borç olduğundan inşaat maliki hakkını taşılan arazinin her malikine karşı kullanabilir. Yeni malikler de Türk Medeni Kanununun 725. maddesinde belirtilen haklardan yararlanabilecekleri gibi borçlardan da sorumlu olur. Bu tür davalarda taşkın yapıyı yapan kişinin taşınmazı lehine, taşırılan arazi üzerinde bir irtifak hakkı yoksa durum ve koşullar da haklı gösterdiği takdirde taşkın yapıyı yapan kimse, taşan kısım için uygun bir bedel karşılığında irtifak hakkı kurulmasını veya bu kısmın bulunduğu arazi parçasının mülkiyetinin kendisine devredilmesini isteyebilir. TMK’nın 725. maddesine dayanılarak tescil talebinde bulunulabilmesi bazı koşulların varlığına bağlıdır; a) Birinci koşul, malzeme sahibinin iyiniyetli olmasıdır. TMK’nın 725. maddesi hükmünden açıkça anlaşılacağı üzere, taşkın yapının bulunduğu arazi parçasının mülkiyetinin yapı sahibine verilebilmesi için öncelikli koşul iyiniyettir. Öngörülen iyiniyetin TMK’nın 3. maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyiniyet olduğunda da kuşku yoktur. Bu kural, taşkın inşaatı yapan kimsenin, elattığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşılık bilebilecek durumda olmamasını ya da taşkın inşaat yapmakta haklı bir sebebinin bulunmasını ifade eder. İyiniyetin varlığı iddia ve savunmaya bakılmaksızın mahkemece re’sen araştırılmalıdır. Ne var ki, 14.02.1951 tarihli ve 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği gibi olay ve karinelerden, durumun özelliklerine göre kendisinden beklenen dikkat ve özeni göstermemiş olduğu açık bulunan taşkın inşaat sahibinin temliken tescil talebinde bulunması mümkün değildir. Çünkü bu gibi durumlarda kötüniyet karşı tarafın ispatı gerekmeden belirlenmiş olur. Ayrıca iyiniyet inşaatın başladığı andan tamamlandığı ana kadar devam etmelidir. (Sübjektif koşul) b) İkinci koşul, yapı kıymetinin taşılan arazi parçasının değerinden açıkça fazla olmasıdır. TMK’nın 725. maddesinde “durum ve koşulların haklı kılması” şeklinde ifade edilen husus uygulama ve doktrinde inşaatın yıkılması ile inşaat sahibinin uğrayacağı zarar veya yıkılmaması halinde arsa malikinin arsasının uğrayacağı değer kaybının karşılaştırılması şeklinde değerlendirilmektedir. Kastedilen değer sadece taşılan arazinin değerinden ibaret değildir. Bu değerin içinde arazi sahibinin taşılan kısım dışında kalan arazisinin uğrayacağı değer kaybı da vardır. Arsa malikinin arsasının uğrayacağı değer kaybı uzman bilirkişilerden rapor alınmak suretiyle TMK’nın 4., TBK’nın 50. maddesi uyarınca ve aynı zamanda sebepsiz zenginleşmeyi önleyecek biçimde dava tarihine ve objektif esaslara göre tespit ve takdir edilmelidir. (Objektif koşul) c) Üçüncü koşul ise taşkın inşaat yapanın, taşınmaz malikine bu bedeli ödemesidir. Taşkın inşaatın yıkılması gerekmiyorsa, mahkemece yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda belirlenecek bedel arsa sahibine ödenmek üzere depo ettirilmelidir. d)Yukarıda değinilen üç koşulun yanısıra, mahkemece iptal ve tescile karar verilebilmesi için taşkın yapının zeminindeki arazi parçasının ana taşınmazdan ifrazının da mümkün olması gereklidir. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olaya gelince; Dava konusu 1138 ada 20 ve 21 parsel sayılı taşınmazlar davacı şirket adına kayıtlıdır. Dosyada mevcut fen bilirkişi tarafından düzenlenmiş 16.06.2014 tarihli rapor ve eki krokide davalı ...'a ait 1138 ada 27 parselde yapılan binanın davacıya ait 1138 ada 21 parsele (A) harfi mavi boyalı yerde 18.36 m2 tecavüzlü olduğu, yine davalı ...'ya ait 1138 ada 3 parselde yapılan binanın davacıya ait 1138 ada 20 parsele (B) harfi kırmızı boyalı yerde 17.23 m2 tecavüzlü olduğu tespit edilerek gösterilmiştir. Davalı-karşı davacı vekili, müvekkilinin maliki olduğu 1138 ada 27 ve 29 parsel sayılı taşınmazlar üzerinde ilgili belediyenin 28.08.1992 tarihli yapı yeri röperli aplikasyon ve yer teslim tutanağı gereğince belediye yetkililerince kazık çakılarak yapılan yer teslimi ile inşaata başladığını 25.03.1994 tarihinde yapı kullanma izin belgesi aldığını, bu şekilde inşaat yapan davalının iyi niyetli olduğunu ileri sürmüş mahkemece yerinde yapılan keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporları ve krokide davalı-karşı davacının 1138 ada 27 parselde yaptığı binanın davacı-karşı davalının 1138 ada 21 parseline taşkın olduğu tespit edilmiştir. Davalı, belediyeden gerekli ölçümleri yaptırarak yer tesliminden sonra inşaatını yaparken gerekli dikkat ve özeni göstermeyerek davacının taşınmazına tecavüzlü ve taşkın bina inşaa etmiş olduğundan iyi niyetli sayılması mümkün değildir. TMK'nın 725. maddesi hükmüne göre taşkın yapının bulunduğu arazi parçasının mülkiyetinin yapı sahibine verilebilmesi için öncelikli koşul iyi niyet olup, iyi niyet koşulunun gerçekleşmediği durumlarda diğer koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılmasına gerek bulunmamaktadır. Bu durumda davalı-karşı davacı ...'ın iyi niyetli olduğu belirlenmediğinden temliken tescil talebinin reddine, davacının elatmanın önlenmesi ve kal'e yönelik davasının kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. Diğer yandan davalı ... 25.03.2014 tarihli celsede inşaatı bilerek yapmadığını, imar müdürünün yaptığı ölçüm ve yer tespiti üzerine binayı yaptığını, kötü niyetli olmadığını beyan etmiştir. 1138 ada 3 parsel sayılı taşınmaz maliki davalı ...'nın davacının elatmanın önlenmesi ve kal talebine karşı defi olarak veya karşı dava yolu ile ileri sürdüğü bir temliken tescil talebi bulunmamasına rağmen bu davalı yönünden de tapu iptali ve tescil hükmü kurulması doğru görülmemiş, bu nedenlerle kararın bozulmasına karar vermek gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı-karşı davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin yatırılan harcın istek halinde yatırana iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 31.10.2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

  • Tapu iptal ve tescil kararının kesinleştiği tarihten sonra konulan hacizlerin kaldırılması gerekir

    Yargıtay 12.Hukuk Dairesi 21.11.2013, 23539/37017 İcra ve İflas Kanunu’nda haczin yenilenmesi müessesesi bulunmadığından taşınmaz üzerine konan her haciz yeni bir haciz olarak değerlendirilmelidir. Taşınmazlar üzerine şikayetçi lehine verilen tapu iptal ve tescil kararının kesinleştiği tarihten sonra konulan hacizlerin kaldırılması gerekir. Şikayetçinin icra mahkemesine başvurusunda satış vaadi sözleşmesine dayalı olarak açtığı tapu iptal ve tescil davasının kabul edilerek taşınmazların adına tesciline karar verildiğini ileri sürerek hacizlerin kaldırılmasını istediği anlaşılmıştır. Taşınmaz üzerine konulan haczin kaldırılması istemi icra memurunun işlemine yönelik şikayet mahiyetinde olduğundan şikayet koşulları doğrultusunda çözümlenmesi gerekir (HGK’nun 24.09.1997 tarih 1997/15-461 E. 1997/729 K.; HGK’nun 13.06.2001 tarih ve 2001/12-461 E. 2001/516 K.; HGK’nun 31.03.2004 tarih ve 2004/12-198 E. 2004/183 K.). Taşınmaz mal satış vaadi sözleşmesi tapu kütüğüne şerh edilmiş olsa dahi bu kişi adına tescil işlemi gerçekleşmedikçe mülkiyetin intikalini sağlamaz. Tapu Kanununun 26. maddesi uyarınca sicile şerh verilen satış vaadi sözleşmesi 5 yıl süreyle 3. kişilere karşı ileri sürülebilir. Bu nedenle, haczin kaldırılması için anılan süre içerisinde tescil davası açılması ve 3. kişi adına taşınmazın tescil işleminin tamamlanması zorunludur. Somut olayda 136 ada 14 nolu parsel sayılı taşınmazın tapu sicillerine 11.07.2006 tarihinde satış vaadi şerhinin işlendiği, tapu iptal ve tescil davasının ise bu tarihten itibaren 5 yıllık süre içinde açıldığı ve şikayetçi adına tescile karar verildiği görülmektedir. Bu nedenle 136 ada 14 nolu parsel sayılı taşınmaz yönünden satış vaadi şerhinden sonra konulan hacizlerin kaldırılması gerekir. Öte yandan İcra ve İflas Kanunu’nda haczin yenilenmesi müessesesi bulunmadığından taşınmaz üzerine konan her haciz yeni bir haciz olarak değerlendirilmelidir. Hukuk Genel Kurulu 'nun 07.04.2004 tarih ve 2004/12-210 E. 2004/208 K. sayılı kararında da açıklandığı üzere, taşınmazın borçlunun borcu nedeniyle haciz edilebilmesi için haciz tarihinde borçlunun adına kayıtlı olması zorunludur. Bir başka deyişle; haciz tarihinde takipte taraf olmayan 3.kişiye ait olan taşınmazın borçlunun borcu için haczi mümkün bulunmamaktadır. Medeni Kanun'un 705. maddesi uyarınca mülkiyetin tescilden önce kazanılmasına yol açan nedenlerden biriside mahkeme kararıdır. Bu sebeple taşınmaz borçlu adına kayıtlı olsa bile üçüncü kişi adına verilen tapu iptal ve tescil kararı kesinleştiği tarihte mülkiyet üçüncü kişiye geçer. Bunun için tescil şart değildir. Şu hale göre taşınmazlar üzerine şikayetçi lehine verilen tapu iptal ve tescil kararının kesinleştiği tarihten sonra konulan hacizlerin kaldırılması gerekir. O halde mahkemece yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda değerlendirme yapılarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile istemin tümden reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

  • Kaçak yapıda satış vaadi sözleşmesine dayanılarak tapu iptali ve tescil davası açılabilir mi?

    Satış vaadine konu bağımsız bölümün bulunduğu yapının İmar Kanununa aykırı yapıldığı, kısaca “kaçak inşaat” olduğu, yasaya uygun hale getirme olanağının bulunmadığının saptanması halinde yetkili merci olan belediyelerce yapının yıkılmasına, ilgililer hakkında ceza yaptırımı uygulanmasına karar verilir. 3194 sayılı İmar Kanununun 26. maddesi hükmü gereğince, yasadaki ayrık durumlar hariç her türlü inşaatın yetkili merciden alınacak ruhsat ve yetkili mercinin onayladığı plana uygun yapılması gerekir. Şayet bir inşaata ruhsatsız başlanmış veya ruhsat olmakla birlikte inşaat ruhsatın eki olan projesine aykırı yapılmışsa o inşaat “kaçak inşaat” kabul edilir ve aynı Kanunun 32. maddesi uyarınca da yıkıma tabi tutulur. Yasalar uyarınca yıkımı zorunlu olan bir yerin ekonomik değer olarak varlığı da düşünülemez. Her ne kadar 24.04.1978 tarihli ve 3-4 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu Kararında, üzerinde bina bulunan ancak kat mülkiyeti ya da kat irtifakı henüz kurulmamış bir taşınmazdan bağımsız bölüm satış vaadi geçerli kabul edilmiş ise de, İçtihadı Birleştirme Kararının konusu yasalara uygun meydana çıkartılmış bir yapıdır. Kaçak ve hakkında yıkım kararı olan bir yapıda anılan İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanması yasaların yaptırıma bağladığı eylemin devamına neden olma sonucunu doğuracağından kaçak binada bağımsız bölüm satışına konu satış vaadi sözleşmesine dayanılarak açılan tapu iptali ve tescil isteğinin reddi gerekir. Zira bu gibi yerler üzerinde kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurulamaz. Kaçak binada bağımsız bölüm satışına konu satış vaadi sözleşmesine dayanılarak açılan tapu iptali ve tescil isteğinin reddi gerekir. Zira bu gibi yerler üzerinde kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurulma olanağı yoktur. Örnek Yargıtay Kararı; (Sözleşmenin yerine getirilmemesi halinde istenebilecek tazminata ilişkin) “… Dava, taşınmaz satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, ikinci kademedeki istek ise taşınmaz bedelinin tahsili istemlerine ilişkindir. Davalılardan H.C.Ç. tarafı olmadığından sözleşmeye dayanılarak kendisinden istekte bulunulamayacağını, diğer davalı Hasan ise imar mevzuatına göre tapu devrinin mümkün olmadığını, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davada dayanılan 12.12.2000 tarihli sözleşme geçersiz olduğundan ve ifa istenemeyeceğinden davacının mülkiyet aktarımı isteminin reddine, davalı H.C.Ç. aleyhine açılan davanın husumet noktasından reddine, bilirkişinin belirlemiş olduğu 46.499,00 TL’nin dava tarihinden geçerli faizi ile birlikte davalı H.Ç.’den tahsiline karar verilmiştir. Hükmü, davacı ile davalılar temyiz etmiştir. 1-Davacı ile davalılardan H.Ç. arasında düzenlenen 12.12.2000 tarihli taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin konusu davalılardan H.C.Ç.’nin 1591/11529 payı üzerine yapılacak 5 katlı binanın 3.katındaki dairelerin satışının vaadine ilişkindir. Satış vaadinde bulunan tapuda malik olan değil, bir üçüncü kişidir. Kayıt maliki olan H.C.Ç. 12.12.2000 tarihli taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin tarafı olmadığından, kayıt malikinden ifa talebinde bulunulamaz. Ancak; Tarafları davacı ile davalılardan H.Ç. olan 12.12.2000 tarihli sözleşme bir taahhüt işlemi olarak geçerlidir. Bu sözleşmenin ifa edilmemesi sonucu vaat alacaklısı alacağını kısmen veya tamamen elde edememiştir. Dolayısıyla sözleşmenin ademi ifası sebebiyle bir zarara uğradığı açıktır. Borçlar Kanununun 96. maddesindeki “alacaklı hakkını kısmen veya tamamen istifa edemediği takdirde borçlu kendisine hiç bir kusurun isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bundan mütevellit zararı tazmine mecburdur” hükmü uyarınca alacaklının bu zararının sözleşmenin borçlusu tarafından karşılanması gerekir. Yasada öngörülen bu tazminatın nedeni, borçlunun taahhüdünü ihlal etmesidir. Borçlunun taahhüdü genellikle bir akte dayanır. Onun için buna (akdi tazminat), borçlunun sorumluluğuna da (akdi sorumluluk) denilmektedir. Alacaklının Borçlar Kanununun 96. maddesi hükmüne dayanarak isteyebileceği zararı uygulama ve doktrinde kabul edildiği üzere müspet zararıdır. Müspet zarardan maksat, sözleşme ifa edilerek sonuçlansaydı alacaklının mal varlığının geleceği durum ile bugünkü durumu arasındaki farktır. Somut olayda bilirkişiler, 12.12.2000 tarihli satış vaadi sözleşmesinin konusunu teşkil eden bağımsız bölümün dava tarihindeki değerini 220.000,00 TL olarak saptamış, davacı da bu değer üzerinden eksik harcı tamamlamıştır. Mahkemece, davacının müspet zararı olarak bulunan 220.000,00 TL’nin hüküm altına alınması gerekirken sözleşmenin yapıldığı tarihteki bağımsız bölüm değeri olan 46.449,00 TL’nin tahsiline karar verilmesi doğru görülmemiş, bu sebeple kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir.” (Y. 14. H.D. 10.04.2012 T. 2012/1529 E. 2012/5259 K.)

  • Ölünceye kadar bakma sözleşmesine dayanan tapu iptal ve tescil davaları TBK 611. vd.

    Ölünceye kadar bakma sözleşmesi nedir? Ölünceye kadar bakma sözleşmeleri TBK’nın 611. vd. maddelerinde düzenlenmiştir. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, bakım alacaklısının da bir malvarlığını veya bazı malvarlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği sözleşmedir. Bakım borçlusu alacağı malvarlığına karşılık bakım alacaklısına ölünceye kadar bakmayı üstlenir. Bakım alacaklısı ise malvarlığını kendisine bakacak kişiye yani bakım borçlusuna devreder. Ölünceye kadar bakma sözleşmesinin özellikleri Bakım borçlusu, bakım alacaklısı tarafından mirasçı atanmışsa, ölünceye kadar bakma sözleşmesine miras sözleşmesine ilişkin hükümler uygulanır. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, miras sözleşmesi şeklinde yapılmadıkça geçerli olmaz. Sözleşme, Devletçe tanınmış bir bakım kurumu tarafından yetkili makamların belirlediği koşullara uyularak yapılmışsa, geçerliliği için yazılı şekil yeterlidir. 6098 sayılı TBK’nun 612. ve Türk Medeni Kanununun 545. maddesi gereğince resmi şekilde düzenlenmelidir. Resmi şekilde düzenlenmeyen ölünceye kadar bakım sözleşmelerine değer verilerek tapu iptali ve tescil hükmü kurulması mümkün değildir. Bakım borçlusuna bir taşınmazını devretmiş olan bakım alacaklısı, haklarını güvence altına almak üzere, bu taşınmaz üzerinde satıcı gibi yasal ipotek hakkına sahiptir. Bakım alacaklısı, sözleşmenin kurulmasıyla bakım borçlusunun aile topluluğuna katılmış olur. Bakım borçlusu, almış olduğu malların değerine ve bakım alacaklısının daha önce sahip olduğu sosyal durumuna göre hakkaniyetin gerektirdiği edimleri, bakım alacaklısına ifa etmekle yükümlüdür. Bakım borçlusu, bakım alacaklısına özellikle uygun gıda ve konut sağlamak, hastalığında gerekli özenle bakmak ve onu tedavi ettirmek zorundadır. Ölünceye kadar bakma sözleşmesinde muvazaa Ölünceye kadar bakım sözleşmesinin muvazaalı olarak yapıldığı her zaman ileri sürülebilir. Kısaca ifade etmek gerekirse, muvazaa irade ile beyan arasında kasten yaratılmış aykırılıktır. Böyle bir savunma ileri sürülmüşse, mahkemece dayanılan sözleşmedeki tarafların gerçek ve müşterek amaçlarının Borçlar Kanununun 19. maddesi hükmünden yararlanarak açıklığa kavuşturulması gerekir. Zira bu gibi durumlarda ölünceye kadar bakım sözleşmesinin ivazlı olarak (bedel karşılığı) değil de bağış amaçlı veya mirasçıların bazılarından mal kaçırmak amacı ile yapıldığı kabul edilmelidir. Ölünceye kadar bakma sözleşmesine dayanan tapu iptal ve tescil davalarında iddia ve ispat Bakım borçlusu tarafından kanunda belirtilen bakıp gözetme yükümlülüğünün yerine getirilmesi halinde ölünceye kadar bakım sözleşmeleri taraflarına kişisel hak sağladığı için bakım borçlusu ya da onun külli halefleri, bakım alacaklısının mirasçılarına karşı tapu iptali ve tescil davası açabilirler. Açılan davada bakım alacaklısı mirasçılarının, bakım borçlusunun edimini yerine getirmediği savunması, sözleşmenin bakım borcu yerine getirilmediği iddiasıyla feshini isteme hakkı, bakım alacaklısının sağlığında kullanması gereken bir hak olduğundan dinlenmez. Ölünceye kadar bakma sözleşmesine dayanan tapu iptal ve tescil davalarında davacı konumundaki bakım alacaklılarının varisleri ancak sözleşmenin muvaazalı olduğuna veya şekil şartlarına uyulmadığından sözleşmenin geçersiz olduğuna yönelik iddialarda bulunması ve bu iddialarını ispatlamaları gerekir. Örnek Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi “DÜZENLEME ŞEKLİNDE ÖLÜNCEYE KADAR BAKMA SÖZLEŞMESİ İkibinonyedi yılı Haziran ayının yirmiyedinci günü, Pazartesi 27.06.2017 Aşağıda mühür ve imzası bulunan ben Seyhan ADANA adresindeki dairemde görev yaparken yanıma gelen ve Adana Ruh Sağlığı Hastanesi tarafından 184 no ile verilen raporunu ibraz eden ve yine gösterdiği Adana Nüfus Müdürlüğü'nden verilmiş Nüfus Cüzdanına göre Adana ili, Seyhan ilçesinde kayıtlı olup, baba adı Ahmet, ana adı Hatice doğum tarihi 1944 olan ve halen Seyhan ADANA adresinde oturduğunu, okuryazar olmadığını söyleyen, .... T.C. kimlik numaralı Mehmet U.. bana başvurarak Ölünceye Kadar Bakma sözleşmesi düzenlenmesini istedi. İlgilinin bu işlemi yapma yeteneğinin bulunduğunu ve okuryazar olmadığını, kısıtlı olmadığını beyanlarından anladım. Yanlarında gelen ve gösterdiği Seyhan Nüfus Müdürlüğü'nden verilmiş , Nüfus Cüzdanına göre Adana ili, Seyhan ilçesinde kayıtlı olup, baba adı Ali, ana adı Meryem doğum tarihi 02.01.1979 olduğu anlaşılan ve .... T.C. kimlik numaralı ve halen Seyhan ADANA adresinde oturduğunu söyleyen, Tevfik A.. ile, gösterdiği Bornova Nüfus Müdürlüğü'nden verilmiş fotoğraflı Nüfus Cüzdanına göre Adana ili, Sarıçam ilçesi, Sarıçam nüfusuna kayıtlı olup, baba adı Ömer, ana adı Fatma doğum tarihi 01.02.1986 olduğu anlaşılan ve ....T.C. kimlik numaralı ve halen Sarıçam Adana adresinde oturduğunu söyleyen, Oğuzhan Ö.. tanık olarak geldiklerini söylediler. Her iki tanık birlikte "Bizlerin Türk Medeni Kanununun 536.maddesindeki yasaklı hallerimizin bulunmadığını kabul ve beyan ederiz" demeleri üzerine kendilerinin tanıklığa engel hallerinin olmadığını anladım. İlgililerin, kimlikleri hakkında ibraz ettikleri belgelerden ve tanıkların beyanlarından kanı sahibi oldum. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi yapmak isteyen (Bakılacak) Mehmet U. şu suretle söze başladı: Bilcümle muris ve muris evellerimden diğer vereseler meyanında bana da irsen ve teselsülen intikal etmiş veya edecek olan: Adana ili Seyhan ilçesi Küçük dikili Mahallesinde kain ve Tapunun 10 Pafta, 214 Parsel nosunda kayıtlı olan arsa cinsindeki gayrimenkulün üzerindeki her türlü hak ve hissemin tamamını mirasçılık belgelerine göre adıma intikal ettirmeye ve tescillerini yaptırmaya iştirak halindeki mülkiyeti müşterek mülkiyete çevirmeye ve hissedarlık esasını kabule, bu konularla ilgili tapu sicil müdürlüğü veya takrir almaya, yetkili memuru huzurunda namıma intikal ve tescil takrirleri vermeye ve kabule, tescil talebinde bulunmaya, tapu defteri ve sicilatını imzalamaya, cins tashihi yaptırmaya, tapu senetlerini almaya, veraset ve intikal vergilerini ve emlak vergilerini ödemeye, beyannamelerini tanzim ederek ilgili mercilere sunmaya, iade edilecek kısımlarını geri almaya, tapu ve nüfus kayıtlarındaki yanlışlıkları idari yollardan düzeltmeye, yukarıda belirttiğim konularla ilgili her türlü yasal işlemleri benden farksız olarak ilgili tüm resmi makam ve merciler önünde yapmaya ve imzalamaya, Yukarıdaki tapu bilgileri belirtilmiş olan gayrimenkuller zerindeki her türlü hak ve hisselerimi tapuları adıma çıktıktan sonra ve; Adana ili Seyhan ilçesi Küçük dikili Mahallesinde kain ve Tapunun 10 Pafta, 214 Parsel nosunda kayıtlı olan arsa cinsindeki gayrimenkulün üzerindeki her türlü hak ve hisselerimi beni kendi evinde yaşatması, uygun bir şekilde beslemesi, giydirmesi, hastalandığımda doktor getirerek veya beni doktora veya hastaneye götürerek tedavi ettirmesi, beni ölünceye kadar koruyup gözetmesi, bakıp beslemesi şartı ile gelinim olan Açelya kızı İzmir-1950 doğumlu olan Serpil M.'ye temlik ettim. Serpil M’in işbu taşınmazın benim sağlığımda dilediği zaman intikal ve tescil işlemlerini yaptırmasına, kendi adına kayıt ve tescil ettirmesine ve tapusunu almasına rıza ve muvafakat ettiğimi beyan ederim.'' diye sözlerini bitirdi. Diğer taraf (Bakacak) Abdullah kızı Adana-1950 doğumlu olan Serpil M. şu suretle söze başladı: "Ben de yukarıda yazılı olduğu şekil ve şartlarla bana temlik edeceği gayrimenkul karşılığında Mehmet U'ye ölünceye kadar bakacağımı, evimde koruyup gözeteceğimi, gözeteceğimi, hastalandığında tedavisini yaptıracağımı, kendisinin sağlığı ile yakından ileneceğimi, sağlığında ilgili Tapu Müdürlüğüne'ne müracaatla yukarıda tapu bilgileri yazılı olan gayrimenkülu kendi adıma kayıt ve tescil işlemlerini yaptıracağımı kabul ve beyan ederim." diye sözlerini bitirdi. Yazılan sözleşme tanıklar önünde ilgililere okundu. İlgililerin, yazılanların gerçek istekleri olduğunu tanıklar yanında söylemeleri üzerine sözleşmenin altına ilgililerin sol el başparmak izleri bastırılarak, tarafımdan imzalandı, mühürlendi, İkibinonyedi yılı Haziran ayının yirmiyedinci günü, Pazartesi 27.06.2017 Ölünceye Kadar Bakma sözleşmesinin Bakılacak Mehmet U. ile Bakacak Serpil M'ye önümüzde okunduğunu, ilgililerin, yazılanların gerçek isteklerine uygun olduğunu beyan ettiklerini ve kendilerinin bu işlemi yapmaya yeterli (tasarrufa ehil) gördüğümüzü bildiririz, İkibinonyedi yılı Haziran ayının yirmiyedinci günü, Pazartesi 27.06.2017 Yazılan bu Ölünceye Kadar Bakma sözleşmesinin altına bakılacak Abdullah kızı Adana-1950 doğumlu olan Serpil M, Bakılacak Mehmet U.'nun sol el başparmak izleri alındı, tanık Tevfik A.., tanık Oğuzhan Ö. ve ben noter tarafından imzalandı, mühürlendi ” Örnek Yargıtay Kararları; “… Dava, ölünceye kadar bakım sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davalılar, bakım borçlusu davacının edimlerini yerine getirmediğini, sözleşmenin muvazaalı olarak yapıldığını, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, dava konusu taşınmaz tapuda üçüncü bir kişi adına kayıtlı olduğundan ve esasen bakım alacaklısı davacı, bakım borçlusunun eşi olup eşlerin birbirleriyle ilgilenmesi zorunlu bulunduğundan söz edilerek dava reddedilmiştir. Hükmü, davacı temyiz etmiştir. Ölünceye kadar bakım sözleşmeleri taraflara hak ve borçlar yükleyen sözleşmelerden olup, bakım borcuna karşılık bir taşınmazın devri kararlaştırıldığında, bakım alacaklısının ölümünden sonra onun mirasçıları mülkiyeti geçirme borcu ile yükümlüdürler. Bu yükümlülüklerini yerine getirmemeleri halinde, sözleşmeye dayanılarak tapu iptali ve tescil istemi ile dava açılabilir. Kaynağını Borçlar Kanununun 511. ve devamı maddelerinden alan ölünceye kadar bakım sözleşmeleri, anılan kanunun 512. ve Türk Medeni Kanununun 545. maddesi gereğince resmi şekilde düzenlenmelidir. Resmi şekilde düzenlenmeyen ölünceye kadar bakım sözleşmelerine değer verilerek tapu iptali ve tescil hükmü kurulması mümkün değildir.(Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 6.2.2008 tarihli ve 2008/14-70 2008/104 sayılı kararı) Bakım borçlusunun bakıp gözetme yükümlülüğü aksi kararlaştırılmadığı sürece, bakım alacaklısını ailesi içerisine alıp ikametgâh temini, besleme-giydirme, hastalığında tedavi, manevi yönden de her türlü yardım ve desteği sağlama gibi ödevleri kapsar. Bu görevlerin yerine getirilmesi halinde ölünceye kadar bakım sözleşmeleri taraflarına kişisel hak sağladığı için tapu iptali ve tescil davasını bakım borçlusu ya da onun külli halefleri bakım alacaklısının mirasçılarına karşı açabilirler. Bakım borçlusu ile bakım alacaklısının karı-koca olmaları aktin geçerliliğine etkili değildir. Diğer taraftan açılan davada bakım alacaklısı mirasçılarının, bakım borçlusunun edimini yerine getirmediği savunması, Borçlar Kanununun 517. maddesi uyarınca bakım alacaklısının sağlığında kullanması gereken bir hak olduğundan mirasçıların bu şekilde savunmaları dinlenemez. Bunlardan ayrı, incelenen tapu kaydından 7804 ada 7 sayılı parsel üzerindeki yapıda kat irtifakının kurulduğu, C Bloktaki 8 numaralı bağımsız bölümün bakım alacaklısı Ö. A. adına kayıtlı olduğu da görülmektedir. Mahkemece, eldeki uyuşmazlığın yukarıdan beri yapılan saptamalar doğrultusunda değerlendirilerek bir hüküm kurulması yerine, dava yasaya uygun düşmeyen bazı nedenlerle reddedildiğinden karar bozulmalıdır.” (Y. 14. H.D. 31.05.2011 T. 2011/3145 E. 2011/7038 K.) “… Dava, ölünceye kadar bakım sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Bakım alacaklısının mirasçılarından Numan, Hüseyin ve Cemal, ölünceye kadar bakım sözleşmesinin muvazaalı düzenlendiğini, sözleşmenin iptalini talep etmiş, dava dosyası eldeki dava ile birleştirilmiştir. Mahkemece, asıl davanın kabulüne, birleştirilen davanın reddine karar verilmiştir. Hükmü birleşen davanın davacısı C.M. temyiz etmiştir. Ölünceye kadar bakım sözleşmeleri taraflara hak ve borçlar yükleyen sözleşmelerden olup, bakım borcuna karşılık bir taşınmazın devri kararlaştırıldığında, bakım alacaklısının ölümünden sonra onun mirasçıları mülkiyeti geçirme borcu ile yükümlüdürler. Bu yükümlülüklerini yerine getirmemeleri halinde, sözleşmeye dayanılarak tapu iptali ve tescil istemi ile dava açılabilir. Bakım borçlusunun bakıp gözetme yükümlülüğü aksi kararlaştırılmadığı sürece, bakım alacaklısını ailesi içerisine alıp konut temini, besleme-giydirme, hastalığında tedavi, manevi yönden de her türlü yardım ve desteği sağlama gibi ödevleri kapsar. Bu görevlerin yerine getirilmesi halinde ölünceye kadar bakım sözleşmeleri taraflarına kişisel hak sağladığı için tapu iptali ve tescil davasını, bakım borçlusu ya da onun külli halefleri bakım alacaklısının mirasçılarına karşı açabilirler. Kuşkusuz, ölünceye kadar bakım sözleşmesinin muvazaalı olarak yapıldığı her zaman ileri sürülebilir. Nitekim birleştirilen davada bu husus çekişme konusu yapılmıştır. Kısaca ifade etmek gerekirse, muvazaa irade ile beyan arasında kasten yaratılmış aykırılıktır. Böyle bir savunma ileri sürülmüşse, mahkemece dayanılan sözleşmedeki tarafların gerçek ve müşterek amaçlarının Borçlar Kanununun 18. maddesi hükmünden yararlanarak açıklığa kavuşturulması gerekir. Zira bu gibi durumlarda ölünceye kadar bakım sözleşmesinin ivazlı olarak (bedel karşılığı) değil de bağış amaçlı veya mirasçıların bazılarından mal kaçırmak amacı ile yapıldığı kabul edilmelidir. Somut olaya gelince; bakım alacaklısının, bakım borcuna karşılık davacıya 43 ada 13, 46 ada 15, 54 ada 1, 2, 3, 4, 5 parsel, 45 ada 12 parsel, 44 ada 12 parsel, 43 ada 25 sayılı parsellerin mülkiyetini geçirme taahhüdünde bulunduğu, ayrıca 13.08.1999 tarihli ölünceye kadar bakma sözleşmesinin 2. sayfasında bakım alacaklısının aynen “… maliki bulunduğum İnebolu Y. H. Bağı mahallesi Yeşilöz sokak No.83.’de bulunan taşınmazımın ve İnebolu ilçesi ve köyleri hudutlarındaki bilumum tapulu ve tapusuz taşınmazları ve yine muris ve murisi evvellerinden bana intikal eden veya edecek olan Kastamonu, İnebolu ve köyleri hudutları dahilinde bulunan bilumum taşınmazlardaki hak ve hisselerimi bana ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, hastalandığımda tedavi ettirmeyi, sağlığımda her türlü ihtiyaçlarımı karşılamayı ve ölümüm halinde cenazemi kaldırmasına karşılık olarak Mehmet oğlu, 1951 doğmuş A.Ş.’ye veriyorum…” sözlerinin yazıldığı anlaşılmaktadır. Görülüyor ki, bakım borçlusu, tüm malvarlığını bakım alacaklısına bırakmıştır. Bu olgu, ölünceye kadar bakım sözleşmesinin ivazlı olarak (bedel karşılığı) değil de bağış amaçlı veya mirasçıların bazılarından mal kaçırmak amacı ile yapıldığının kabulünü gerektirir. Başka bir ifadeyle, ölünceye kadar bakma sözleşmesi hüküm ve sonuç meydana getirmez. Mahkemece, bu saptama doğrultusunda asıl davanın reddine, birleşen davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, davacının murise bakıp gözettiğinden söz edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmadığından, karar bozulmalıdır.” (Y. 14. H.D. 14.04.2011 T. 2011/3428 E. 2011/4933 K.) Örnek Yargıtay Kararları; “… Dava, ölünceye kadar bakım sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davalı bakım alacaklısının mirasçıları, sözleşmenin muvazaalı düzenlendiğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Hükmü davacı temyiz etmiştir. .......... Kuşkusuz, ölünceye kadar bakım sözleşmesinin muvazaalı olarak yapıldığı her zaman ileri sürülebilir. Kısaca ifade etmek gerekirse, muvazaa irade ile beyan arasında kasten yaratılmış aykırılıktır. Böyle bir savunma ileri sürülmüşse, mahkemece dayanılan sözleşmedeki tarafların gerçek ve müşterek amaçlarının Borçlar Kanununun 18. maddesi hükmünden yararlanarak açıklığa kavuşturulması gerekir. Zira bu gibi durumlarda ölünceye kadar bakım sözleşmesinin ivazlı olarak (bedel karşılığı) değil de bağış amaçlı veya mirasçıların bazılarından mal kaçırmak amacı ile yapıldığı kabul edilmelidir. Böyle olunca da uyuşmazlıkta 1.4.1974 tarihli ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uygulama yeri bulur. O halde mahkemece yapılması gereken iş, tarafların gerçek iradelerinin açıklığa kavuşturulması bakımından içtihadı birleştirme kararında sözü edilen yönteme uygun inceleme ve araştırma yapmak, oluşacak sonuç doğrultusunda bir hüküm kurmak olmalıdır...” (Y. 14.H.D. 04.10.2010 T. 2010/8682 E. 2010/9642 K.) “… Dava, ölünceye kadar bakım sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Bakım alacaklısı mirasçıları sözleşmenin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla yapıldığını, tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığını, açılan davanın reddini ve karşı davada ise muvazaalı şekilde düzenlenmiş olması nedeniyle 02.06.2005 ile 19.04.2006 tarihinde düzenlenen ölünceye kadar bakma sözleşmelerinin iptalini talep etmiştir. Mahkemece, davayı kabul ettiklerinden davalılardan Nuray ve Feray aleyhlerine açılan davanın kabulüne, diğer davalılar hakkındaki davanın reddine, asıl davada sorun çözülmüş olduğundan karşı dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. Hükmü davacı Hatice, davalılardan Feray, M. Tülay ve B.Gülay temyiz etmiştir. Ölünceye kadar bakım sözleşmeleri taraflara hak ve borçlar yükleyen sözleşmelerden olup, bakım borcuna karşılık bir taşınmazın devri kararlaştırıldığında, bakım alacaklısının ölümünden sonra onun mirasçıları mülkiyeti geçirme borcu ile yükümlüdürler. Bu yükümlülüklerini yerine getirmemeleri halinde, sözleşmeye dayanılarak tapu iptali ve tescil istemi ile dava açılabilir. Bakım borçlusunun bakıp gözetme yükümlülüğü aksi kararlaştırılmadığı sürece, bakım alacaklısını ailesi içerisine alıp konut temini, besleme-giydirme, hastalığında tedavi, manevi yönden de her türlü yardım ve desteği sağlama gibi ödevleri kapsar. Bu görevlerin yerine getirilmesi halinde ölünceye kadar bakım sözleşmeleri taraflarına kişisel hak sağladığı için tapu iptali ve tescil davasını, bakım borçlusu ya da onun külli halefleri bakım alacaklısının mirasçılarına karşı açabilirler. Kuşkusuz, ölünceye kadar bakım sözleşmesinin muvazaalı olarak yapıldığı her zaman ileri sürülebilir. Kısaca ifade etmek gerekirse, muvazaa irade ile beyan arasında kasten yaratılmış aykırılıktır. Böyle bir savunma ileri sürülmüşse, mahkemece dayanılan sözleşmedeki tarafların gerçek ve müşterek amaçlarının Borçlar Kanununun 18. maddesi hükmünden yararlanarak açıklığa kavuşturulması gerekir. Zira bu gibi durumlarda ölünceye kadar bakım sözleşmesinin ivazlı olarak (bedel karşılığı) değil de bağış amaçlı veya mirasçıların bazılarından mal kaçırmak amacı ile yapıldığı kabul edilmelidir. Somut olaya gelince; Davalıların miras bırakanı N.E. sözleşmelerin yapıldığı tarihlerde 60 yaşlarındadır. Tüm dosya içeriğinden bakım ihtiyacı içerisinde olmadığı, yaşamını torunu olan davacı Hatice ile geçirdiği, elinde kalan malvarlığının çekişme konusu 7118 ada 1 parsel ve 1593 sayılı parseldeki 2 no’lu bağımsız bölüm ile dava konusu yapılmayan 237 ada 136 sayılı parseldeki hissesinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Görülüyor ki, muris malvarlığının önemli bir kısmını davacı ile birlikte yaşadığı dönemde ve sağlığında elinden çıkartmış, kalan son malvarlığı için bakım ihtiyacı olmadığı halde torunu olan davacı Hatice ile ayrı ayrı ölünceye kadar bakma sözleşmeleri düzenlemiştir. Yapılan bu saptamalar ölünceye kadar bakım sözleşmelerinin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla yapıldığını göstermektedir. Mahkemece bu olgular gözetilmek suretiyle asıl davanın reddedilmiş olunmasında yasaya bir aykırılık bulunmadığından davacı Hatice ile davalılardan Feray’ın temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. Davalılar B.Gülay ve Tülay’ın temyiz itirazlarına gelince; Karşı davada 2.6.2005 ve 19.4.2006 tarihli ölünceye kadar bakma sözleşmelerinin iptali talep edilmiştir. Anılan sözleşmelerin iptalini talepte bakım alacaklısı mirasçılarının hukuki yararı bulunmaktadır. Asıl davanın reddedilmiş olması sözleşmelerin iptali davasını da çözmez. Bu bakımdan karşı dava konusu talepler hakkında da HUMK’nun 72. ve 74. maddeleri gözetilerek bir karar verilmesi gerekirken davayı çözümsüz bırakacak şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir. Karar bu nedenle bozulmalıdır.” (Y. 14. H.D. 15.02.2011 T. 2010/13169 E. 2011/1739 K.)

  • Müteselsillik kaydı konulmadığı sürece borçlular yargılama giderinden eşit olarak sorumludur.

    Takip dayanağı Şanlıurfa 1.İcra Hukuk Mahkemesinin 2017/372 esas, 2017/940 karar sayılı ilamı ile 660 TL vekalet ücretinin müvekkillerden tahsili ile davalı olan karşı tarafa ödenmesine karar verilmiştir. Verilen hüküm aşağıda paylaşılmıştır. DAVACILAR : 1- B.... T.... 2- D.... T.... DAVALI : A....... HÜKÜM: Yukarıda Açıklanan Nedenlerle: İtirazın REDDİNE, 1-Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına, 2-Yargılama giderlerinin davacı taraf üzerine bırakılmasına, 3-AAÜT'ye göre belirlenen 660 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, 4-Karar kesinleştiğinde bakiye gider avansının HMK Yönetmeliğinin 47. maddesi gereğince davacıya iadesine, Dair davacı vekilinin yokluğunda ve davalı vekilinin yüzüne karşı İİK'nun 363. Maddesi gereğince davacı vekiline tebliğ, davalı vekiline tefhiminden itibaren 10 gün içinde Bölge Adliye Mahkemesi İstinaf yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup usulen anlatıldı.26/10/2017 Müvekkiller karı ve koca olup davayı birlikte açmıştır. Müvekkiller bireysel olarak açmış olduğu davayı kaybetmiş ve aleyhlerine 660 TL vekalet ücretine hükmedilmiştir. Bu hükme dayanarak alacaklı müvekkiller aleyhine icra takibi başlatmıştır. Takipte her iki borçlu müteselsil olarak 660 TL' nin tamamından sorumlu tutulmuştur. İlamların infaz edilecek kısmı hüküm bölümü olup bu kısmın aynen infazı zorunludur. İcra mahkemesince hükmün (infaz edilecek kısmının) yorum yolu ile değiştirilmesi mümkün olmadığı gibi yeniden belirlenmesi de mümkün değildir. (HGK 08.10.1997 tarih 1997/12-517 Esas, 1997/776 Karar sayılı kararı). Kararda vekalet ücreti ile yargılama gideri yönünden müvekkillerin sorumluluğuna karar verilmiş ise de; ilamda sorumluluğun müteselsil mi, yoksa müşterek mi olduğu konusunda bir açıklamaya yer verilmemiştir. Yargılama gideri ve Vekalet Ücreti konusunda ayrıca müteselsillik kaydı konulmadığı sürece, müvekkil borçlular vekalet ücreti ve yargılama giderinden eşit olarak sorumludur. Takiplerin her borçlu için ayrı ayrı ve vekalet ücretinin yarısı oranında düzenlenmelidir. Bu hukuka aykırılık sebebiyle Şanlıurfa 1.İcra Hukuk Mahkemesinde şikayet davası açılmış ve karar lehimize sonuçlanmıştır. Mahkeme kararı ve konu ile ilgili yargıtay kararı aşağıda paylaşıılmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA T.C. ŞANLIURFA 1. İCRA HUKUK MAHKEMESİ GEREKÇELİ KARAR ESAS NO : 2017/1137 Esas KARAR NO : 2018/26 HAKİM : KATİP : DAVACILAR : 1- B.... T.... 2- D.... T.... VEKİLİ : Av. MEHMET UMUT ERDEM Çınarlı Mah. Günep Kuruköprü İşm. K:2 D:205 01010 Seyhan/ ADANA DAVALI : A....... DAVA : Şikayet (İcra Memur Muamelesi) DAVA TARİHİ : 10/11/2017 KARAR TARİHİ : 04/01/2018 Mahkememizde görülmekte bulunan Şikayet (İcra Memur Muamelesi) davasının dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda, GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: Davacı vekili dava dilekçesinde özetle: takibe dayanak ilamda AAÜT'ye göre belirlenen 660,00 TL olarak vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine karar verilmiş olmasına rağmen her 2 müvekkili hakkında müteselsil sorumluluk varmış gibi talep edilmiş olmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu, her ne kadar ilamda 660 TL. Vekalet ücretine hükmedilmişse de alacaklının 600 TL. Üzerinden ilamı takibe koyduğunu, ilama göre alacağın her iki müvekkilinden ayrı ayrı yarısının istenebileceğini, açıklanan nedenlerle usul ve yasaya aykırı olarak düzenlenen icra emrinin iptalini talep etmiştir. Alacaklı tarafça şikayete karşı cevap verilmemiştir. Davacı vekilinin iddiası Şanlıurfa 4.İcra Müdürlüğünün 2017/12860 esas sayılı icra takip dosyası ile tüm dosya kapsamı birlikte incelendiğinde; davalı alacaklı tarafından davacı borçlular aleyhine ilamlı icra takibi başlatıldığı, takibe Şanlıurfa 1.İcra Hukuk Mahkemesinin 2017/372 esas, 2017/940 karar sayılı ilamının esas alındığı anlaşılmıştır. Somut olayda: takip dayanağı Şanlıurfa 1.İcra Hukuk Mahkemesinin 2017/372 esas, 2017/940 karar sayılı ilamı incelendiğinde: 660 TL vekalet ücretinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine karar verildiği, davacıların hükmedilen alacak miktarından müştereken ve müteselsilen sorumluluklarına karar verilmediği, ancak alacaklının takibi 600 TL. Üzerinden başlattığı anlaşılmıştır. Bu sebeple takibin Bahri Teker yönünden 300,00 TL vekalet ücreti, 0,08 TL işlemiş Faiz, Dilek Zübeyde Teker yönünden 300,00 TL vekalet ücreti, 0,08 TL işlemiş Faiz olarak düzeltilerek devamına karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki hüküm kurulmuştur. HÜKÜM: Yukarıda Açıklanan Nedenlerle: Şikayetin Kabulü İle, 1-B.... yönünden takibin 300,00 TL vekalet ücreti 0,08 TL İşlemiş faiz 2-D...... yönünden takibin 300,00 TL vekalet ücreti 0,08 TL İşlemiş faiz Olmak üzere belirlenerek devamına Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına, Yargılama gideri olan 50,10 TL harç, 2 tebligat 25,00 TL olmak üzere toplam 75,50 TL'nin davalıdan alınarak davacılara verilmesine, AAÜT'ye göre belirlenen 440 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacılara verilmesine, Karar kesinleştiğinde bakiye gider avansının HMK Yönetmeliğinin 47. maddesi gereğince davacıya iadesine, Dair dosya üzerinde yapılan inceleme sonucu tarafların yokluğunda miktar itibariyle kesin olmak üzere karar verildi. 10/01/2018 Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2016/4718 E. , 2016/7233 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi DAVA TÜRÜ : Şikayet Yukarıda tarih ve numarası yazılı Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki davacılar tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daire'ye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü: K A R A R Borçlu vekili icra mahkemesine başvurusunda, dayanak ilamda, borçluların müteselsilen sorumlu olacağına ilişkin karar verilmediği halde icra emrinin, Müteselsil Sorumluluk esasına göre düzenlendiğini, borçluların ilamda belirtilen Vekalet Ücreti ve yargılama giderinden eşit oranda sorumlu olduklarını belirterek ilama aykırı olarak düzenlenen icra emrinin ve takibin iptalini istemiştir. Mahkemece, dayanak ilamda davacıların elbirliği mülkiyeti ile malik oldukları, aralarında tesellül hükümlerinin geçerli olduğu, aleyhlerine hüküm verilen davacılar birden fazla kişi olmasına rağmen, yargılama gideri ve Vekalet Ücreti yönünden ayrı ayrı paylaştırma yapılmadığından sorumluluğun Müteselsil olması gerektiğinden bahisle şikayetin reddine karar verilmiş, hüküm borçlu vekili tarafından temyiz edilmiştir. İlamların infaz edilecek kısmı hüküm bölümü olup bu kısmın aynen infazı zorunludur. İcra mahkemesince hükmün (infaz edilecek kısmının) yorum yolu ile değiştirilmesi mümkün olmadığı gibi yeniden belirlenmesi de mümkün değildir (HGK 08.10.1997 tarih 1997/12-517 Esas, 1997/776 Karar sayılı kararı). Şikayete konu ilamda; Vekalet Ücreti ile yargılama gideri yönünden borçluların sorumluluğuna karar verilmiş ise de; sorumluluğun Müteselsil mi, yoksa müşterek mi olduğu konusunda bir açıklamaya yer verilmemiştir. İlama konu edilen hakkın elbirliği mülkiyetine konu bir hak olması, yargılama gideri ve Vekalet Ücreti konusunda ayrıca müteselsillik kaydı konulmadığı sürece, kendiliğinden Müteselsil sorumluluğu gerektirmez. Bu durumda, her iki borçlunun ödenmesi gereken paradan eşit oranda sorumlu olduklarının kabulü gerekir. O halde, anılan ilamda hükmedilen Vekalet Ücreti ve yargılama giderinden borçluların eşit oranda sorumlu oldukları kabul edilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken; yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir. .//.. SONUÇ: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile Mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle 6100 sayılı HMK'nun Geçici 3. maddesinin yollamasıyla 1086 sayılı HUMK'nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, taraflarca İİK'nun 366/3. maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 10 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine ve 25,20 TL peşin harcın temyiz edene iadesine, 20.04.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • Anlaşmalı Boşanma şartları nelerdir?

    Kanunumuz genel boşanma sebebi olarak evlilik birliğinin temelinden sarsılması hükümlerini düzenlemiş genel boşanma sebebine dayanarak dava açan davacının, davalının kusurlu davranışları ile evlilik birliğini temelden sarstığını ispat etmesi gerektiğini öngörmüştür. Ancak kanunumuz bazı durumların gerçekleşmesi halinde varsayım olarak evlilik birliğinin temelden sarsıldığını kabul etmiştir. Eşlerin mahkemeye birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin açtığı boşanma davasını kabul etmesi hâlinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu durumda dava açan tarafın evlilik birliğinin temelden sarsıldığını ispat etme yükümlülüğü bulunmamakta evlilik birliğinin temelden sarsıldığı kanunca kabul edilmektedir. Bu kabul halimi de bağlamaktadır. ANLAŞMALI BOŞANMA ŞARTLARI Evliliğin en az bir yıl sürmüş olması, Tarafların boşanmanın mali sonuçları, Tarafların çocukların durumu(Velayeti) husunda anlaşması, Eşlerin boşanmak için mahkemeye birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin açtığı boşanma davasını kabul etmesi, Hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması gerekmektedir. Hâkim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Hakimin yaptığı değişikliklerin taraflarca da kabulü hâlinde boşanmaya hükmedilir. 1-Evliliğin en az bir yıl sürmüş olması Evlenme tarihinden itibaren bir yıl geçmemişse anlaşmalı boşanmaya karar verilemez. Bir yıldan az süren evlilikler için çekişmeli boşanma davası açılmalıdır. 2-Tarafların boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumu hususunda anlaşması Boşanma davası özel hukuk alanına giren bütün davalarda olduğu gibi giderlerin taraflarca karşılandığı davalardandır. Yargı harçları, tebligat giderleri ve tarafların avukat ile temsil edildiği durumlarda vekalet ücreti yargılama giderlerindendir. Anlaşmalı boşanmak isteyen taraflar yargılama giderleri ve vekalet ücretinin hangi tarafça karşılanacağı konusunda anlaşmaları gerekmektedir. 3-Tarafların çocukların velayeti hususunda anlaşması Boşanmak isteyen tarafların ergin olmayan müşterek çocukları bulunuyorsa taraflar müşterek çocukların velayetinin kimde kalacağı ve velayeti kendisine verilmeyen tarafın hangi düzene göre çocukları göreceği veya geçici olarak yanına alacağı gibi şahsi münasebet tesisine ilişkin konularda tarafların anlaşması gerekmektedir. Velayeti kendisine verilmeyen tarafların çocukları hiç görmeyeceğine ilişkin anlaşmalar taraflarca kabul edilse bile hakim tarafından uygun bulunmayacaktır. 4-Eşlerin boşanmak için mahkemeye birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin açtığı boşanma davasını kabul etmesi Eşler anlaşmalı boşanma için mahkemeye birlikte başvurabilir. Bu başvuru dava dilekçesi ile yapılır. Dava dilekçesinde tarafların hangi konuda detaylı şekilde açıklanmalı veya ayrı bir protokol hazırlanarak mahkemeye dilekçe ekinde sunulmalıdır. 5-Hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması Taraflarca mahkemeye her konuda anlaşma sağlandığına dair dilekçe ve protokol sunulsa da hakim yapacağı duruşma ile tarafları dinleyecek tarafların iradelerini serbestçe açıkladığını, baskı altında olmadan özgürce boşanmayı kabul ettiğine kanaat getirecektir. Taraflarca mali sonuçlar ve çocukların durumu hakkında tam anlamıyla bir anlaşma sağlansa bile hakimin bu anlaşmayı da uygun bulması şarttır. Hakim gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilecektir.

  • Kesinleşmeden icraya konulamayan ilamlar nelerdir?

    6100 Sayılı HMK.nun geçici 3. maddesi yollamasıyla uygulanması gereken HUMK.nun 443/1 (HMK. 367/1 m.) maddesi gereğince, istinaf ve temyiz kararın icrasını durdurmaz. İstisnalar dışında bütün ilamlar kesinleşmeden icraya konulabilir. Kararın kesinleşmemiş olması, kararın yerine getirilmesini önlemez. Bu kuralın istisnaları ise genel ve özel yasalarca açıkça belirlenmiştir. Taşınmaza ve buna ilişkin ayni haklara ilişkin ilamlar (HMK) Aile ve şahsın hukukuna ilişkin ilamlar (HMK) Mahkumiyete ilişkin ceza ilamlarının tazminat ve yargılama giderlerine ilişkin kısımları (5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun'un 4.maddesi) Kira tespit ilamları(12.11.1979 tarih 1979/1-3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı) Menfi tespit davasına ilişkin ilamlar ( İİK 72. Madde) Yabancı Mahkeme ilamlarının tenfizi hakkındaki kararlar ( MÖHUK. 41/2 ) Sayıştay Kararları (6085 sayılı Sayıştay Kanunu 53. Madde) İdare aleyhine açılan haciz veya ihtiyati haciz uygulamaları ile ilgili davalarda verilen kararlar (2577 sayılı İYUK 28/1 ) Mülkiyetin tespitine ilişkin olmaları nedeniyle istihkak davasının kabulüne dair ilamlar kesinleşmeden infaz edilemez Taşınmazın aynına ilişkin olmasa dahi, kal'e ilişkin davalar sonunda verilen kararların kesinleşmeden icrası ve daha sonra hükmün bozulması halinde, telafisi imkansız zararlar meydana getireceğinden kesinleşmeden icraya konulamaz. 8 HD 22.11.2013 2013/10146 - 2013/17488

  • İsticvap, yemin gibi şahsa bağlı işlemlerde,tebligat vekile değil, bizzat asile yapılır

    Vekâletname sunulduktan sonra tebligatların vekile yapılması gerekir. Vekil ile takip edilen davada, asil duruşmada bizzat bulunsa dahi tebliğin vekiline yapılması zorunludur. Vekile çıkarılan tebligat, kendisine veya kendisi yerine sekreteri veya kâtibine tebliğ edilmelidir. Ancak isticvap, yemin gibi şahsa bağlı işlemlerde,tebligatın vekile değil, bizzat bu işlemi yapacak asile yapılması yasal zorunluluktur. YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ Esas No :2014/34984 Karar No:2016/5405 Tarihi: 09.03.2016 TEBLİGAT VEKİL İLE TAKİP EDİLEN DAVALARDA ASİL HAZIR OLSA DA TEBLİGATIN VEKİLE YAPILMASININ GEREKMESİ ŞAHSA BAĞLI İŞLEMLERDE ASİLE TEBLİGAT ÇIKARTILMASININ ZORUNLU OLMASI GENEL VEKALETNAMENİN TÜM DAVALARDA TEMSİL ANLAMINA GELMEYECEĞİ BU NEDENLE HER DAVADA VEKÂLET SUNULMADIKÇA ASİLE TEBLİGAT YAPILMASININ GEREKMESİ ÖZETİ: Tebligat Kanununun 12 nci ve 13 üncü maddeleri uyarınca, tüzel kişilere tebliğ yetkili temsilcilerine, bunlar birden fazla ise yalnız birine yapılır. Temsile yetkili kişinin herhangi bir nedenle tebliğ yapıldığı sırada işyerinde bulunmaması veya bizzat alamayacak durumda olması halinde, kendisinden sonra gelen bir kimse veya evrak müdürüne, bu da olanaklı değilse, tüzel kişinin o yerdeki memur veya işçilerinden birine yapılmalıdır. Bu sıraya uyulması yasal zorunluluk olup, aksi takdirde tebligat usulsüz sayılacaktır. Tüzel kişiliği olmayan, ancak 4857 sayılı İş Kanununun 2 nci maddesi anlamında işveren sıfatını taşıyan kamu kurum ve kuruluşları adına çıkarılan tebligatın, kurumun yetkili temsilcisine yapılması gerekir (Dairemizin 03.11.2008 gün ve 2008/4948 Esas, 2008/29807 Karar sayılı ilamı). Vekâletname sunulduktan sonra tebligatların vekile yapılması gerekir. Vekil ile takip edilen davada, asil duruşmada bizzat bulunsa dahi tebliğin vekiline yapılması zorunludur. Vekile çıkarılan tebligat, kendisine veya kendisi yerine sekreteri veya kâtibine tebliğ edilmelidir. Ancak isticvap, yemin gibi şahsa bağlı işlemlerde, tebligatın vekile değil, bizzat bu işlemi yapacak asile yapılması yasal zorunluluktur. Vekilin umumî vekâletname ile yetkilendirilmiş olması, müvekkilin talimatı olmadan tüm davaları takip etme yetki ve zorunluluğunu ona yüklemez. Örneğin, hakkında icra takibi yapılan borçlu, vekili aracılığıyla takibe itiraz etmiş olsa dahi, alacaklının açtığı “itirazın iptali davası” bakımından, borçlunun takibe itiraz aşamasında tayin ettiği vekilin, bu davada da yetkili bulunup bulunmadığı davanın açılması sırasında belirli olmadığından, dava dilekçesinin vekil yerine asile tebliği gerekir. Aksi takdirde usulüne uygun şekilde taraf teşkili sağlanmış olmaz. Bu itibarla bir davada vekilin temsil yetkisinin olup olmadığı mahkemece kendiliğinden araştırılmalıdır. A) Davacı Talebinin Özeti: Davacı vekili, davalının imzaladığı taahhütname gereği davacı bankadan nakit olarak aldığı ve iade etmediği 3.084 TL ile hak kazanmamasına rağmen davacının kullandığı izinler nedeniyle borçlu olduğu 958,33 TL'nin faizleriyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı davaya cevap vermediği gibi yargılamaya da katılmamıştır. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti ve Yargılama Süreci: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davalı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: Yargılamanın hukuka uygun ve sağlıklı bir biçimde sürdürülebilmesi, iddia ve savunmanın özgürce ileri sürülebilmesi ve delillerin eksiksiz olarak toplanıp tartışılabilmesi, öncelikle tarafların yargılamadan haberdar edilmeleri ile olanaklıdır. Hasımsız davalar hariç olmak üzere, dava dilekçesi ile duruşma gün ve saati karşı tarafa tebliğ edilmeden ve taraf teşkili sağlanmadan davaya bakılamaz ve yargılama yapılamaz. Davanın tarafları ile vekillerinin davaya ilişkin işlemleri öğrenebilmesi için, tebligatın usulüne uygun olarak yapılması, duruşma gün ve saatinin kendilerine bildirilmesi gerekmektedir. Duruşma günü ile tebligatın yapıldığı tarih arasında makul bir süre olmalıdır. Aksi takdirde tarafların hukuksal hakları kısıtlanmış olur. Yasalarda aksine düzenleme bulunmadıkça mahkeme kararlarının taraflara tebliği gerekir. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 8 inci maddesine göre, iş mahkemelerinde verilen kararlara karşı temyiz süresi tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren sekiz gündür. Mahkemece karar yüze karşı tefhim edilmiş ise, tefhim edilen kısa kararın 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 383 ve devamı maddelerinde belirtilen şartları taşıması gerekir. Aksi takdirde usulüne uygun tefhimden sözedilemez. Bu durumda temyiz süresi gerekçeli kararın tebliğinden itibaren başlayacaktır. Yargılama sırasında yapılan tebliğlerle ilgili tebliğ mazbatalarının ve ilgili diğer belgelerin dosyaya konulması gerekir. 7201 sayılı Tebligat Kanunu ve bu Kanunun uygulanması için çıkarılan Tüzük hükümleri tamamen şeklidir ve titizlikle uygulanması gerekir. Bir davada yapılan tebligatların usulüne uygun olarak yapılıp yapılmadığını hâkim kendiliğinden denetlemelidir. 19.01.2011 tarihli Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasa ile Tebligat Kanununda esaslı değişiklikler yapılmıştır. Değinilen Yasayla eklenen 7/A maddesinin birinci fıkrasına göre, tebligata elverişli bir elektronik adres vererek bu adrese tebligat yapılmasını isteyen kişiye, elektronik yolla tebligat yapılabilecektir. Söz konusu maddenin ikinci fıkrası gereğince, anonim, limitet ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlere elektronik yolla tebligat yapılması zorunluluğu getirilmiş, elektronik yolla tebligatın haklı bir sebeple yapılamaması hâlinde, bu Kanunda belirtilen diğer usullerle tebligat yapılacağı öngörülmüştür. Elektronik yolla tebligat, muhatabın elektronik adresine ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda yapılmış sayılacaktır. Tebligat Yasasının 10 uncu maddesi gereğince tebligat, tebliğ yapılacak şahsın bilinen en son adresinde yapılır. Bununla birlikte, kendisine tebliğ yapılacak kişinin müracaatı veya kabulü şartıyla her yerde tebligat yapılması olanaklıdır. 6099 sayılı Yasayla bu maddeye eklenen ikinci fıkraya göre, bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya herhangi bir nedenle tebligatın yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilip tebligat buraya yapılacaktır. Tebligat Kanununun 12 nci ve 13 üncü maddeleri uyarınca, tüzel kişilere tebliğ yetkili temsilcilerine, bunlar birden fazla ise yalnız birine yapılır. Temsile yetkili kişinin herhangi bir nedenle tebliğ yapıldığı sırada işyerinde bulunmaması veya bizzat alamayacak durumda olması halinde, kendisinden sonra gelen bir kimse veya evrak müdürüne, bu da olanaklı değilse, tüzel kişinin o yerdeki memur veya işçilerinden birine yapılmalıdır. Bu sıraya uyulması yasal zorunluluk olup, aksi takdirde tebligat usulsüz sayılacaktır. Tüzel kişiliği olmayan, ancak 4857 sayılı İş Kanununun 2 nci maddesi anlamında işveren sıfatını taşıyan kamu kurum ve kuruluşları adına çıkarılan tebligatın, kurumun yetkili temsilcisine yapılması gerekir (Dairemizin 03.11.2008 gün ve 2008/4948 Esas, 2008/29807 Karar sayılı ilamı). Vekâletname sunulduktan sonra tebligatların vekile yapılması gerekir. Vekil ile takip edilen davada, asil duruşmada bizzat bulunsa dahi tebliğin vekiline yapılması zorunludur. Vekile çıkarılan tebligat, kendisine veya kendisi yerine sekreteri veya kâtibine tebliğ edilmelidir. Ancak isticvap, yemin gibi şahsa bağlı işlemlerde, tebligatın vekile değil, bizzat bu işlemi yapacak asile yapılması yasal zorunluluktur. Vekilin umumî vekâletname ile yetkilendirilmiş olması, müvekkilin talimatı olmadan tüm davaları takip etme yetki ve zorunluluğunu ona yüklemez. Örneğin, hakkında icra takibi yapılan borçlu, vekili aracılığıyla takibe itiraz etmiş olsa dahi, alacaklının açtığı “itirazın iptali davası” bakımından, borçlunun takibe itiraz aşamasında tayin ettiği vekilin, bu davada da yetkili bulunup bulunmadığı davanın açılması sırasında belirli olmadığından, dava dilekçesinin vekil yerine asile tebliği gerekir. Aksi takdirde usulüne uygun şekilde taraf teşkili sağlanmış olmaz. Bu itibarla bir davada vekilin temsil yetkisinin olup olmadığı mahkemece kendiliğinden araştırılmalıdır (Yargıtay15. Hukuk Dairesinin 02.11.2004 tarih ve 2004/2041-5550 sayılı kararı). Adreste tebligatın, gerçek veya tüzel kişinin bilinen en son adresinde yapılması gerekir. Burada kastedilen kişinin oturduğu veya çalıştığı yerdir. Asıl olan tebligatın, tebligat evrakında belirtilen adreste muhatabın kendisine yapılmasıdır. Adres niteliğinde bulunmayan yerlerde, örneğin inşaat halindeki binalarda tebligat yapılamaz. Tebligat evrakına adresin doğru ve okunaklı olarak yazılması gerekir. Bir kişinin adresinden başka bir yerde tebligat yapılabilmesi o kişinin tebligatı kabul etmesine bağlıdır. Ev adresine çıkarılan tebligatın herhangi bir nedenle yapılamaması nedeniyle iş adresinde yapılması durumunda, tebligat geçerli kabul edilmelidir. Muhatap tebliğ yapılacak adreste oturmakla birlikte, tebliğ yapıldığı sırada kendisi veya adına tebliği alacak herhangi bir kişinin bulunmaması durumunda, adreste bulunmama nedeninin komşu, yönetici, kapıcı, muhtar, ihtiyar heyeti, meclis üyesi, zabıta veya memurlardan öğrenilmesi ve tebliğ tutanağına yazılması, beyanına başvurulan kişiye tutanağın imzalatılması, imzadan çekinilmesi halinde tebliğ mazbatasında bunun belirtilmesi ve tebliğ evrakını dağıtan memurun imzalaması gerekir. Muhatabın adreste bulunmaması halinde, bu durumun geçici veya sürekli olmasına göre tebligat 7201 sayılı Yasanın 20 nci veya 21 inci maddesine göre yapılacaktır. 21 inci maddesine göre yapılan tebligatta, (2) nolu ihbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih tebliğ tarihi sayılırken, 20 nci maddeye göre yapılan tebliğde ise, ihbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarihten itibaren onbeş gün sonra tebliğ yapılmış sayılacaktır. 6099 sayılı Yasa ile Tebligat Kanununun 21 inci maddesinde yapılan değişiklik gereğince, gösterilen adres muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olup, kendisi o adreste hiç oturmamış veya sürekli olarak ayrılmış olsa dahi, tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir veya memurlarına imza karşılığında teslim edecek ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştıracaktır. Bu durumda ihbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih tebliğ tarihi sayılacaktır. Tebligat kural olarak muhatabın kendisine yapılmalıdır. Muhatap adresinde bulunmadığı takdirde, onun yerine tebligatı kabule yetkili kişilere yapılır. Muhatabın konut adresinde süreklilik arzedecek şekilde birlikte oturan aile halkından biri veya varsa birlikte oturduğu hizmetçi tebligatı almaya yetkili kişilerdir. Yetkili kişilerin görünüşe nazaran onsekiz yaşından aşağı olmaması ve bariz bir surette ehliyetsiz bulunmaması gerekir. Tebligat yapılacak gerçek kişi işyeri, işletme veya iş sahibi ise, işyerinde bulunmaması halinde daimî işçisine yapılan tebligat geçerli olacaktır. Tebligatın muhatabı veya adına tebligatı alacak yetkili kişi adreste bulunmakla birlikte tebliğden imtina ederlerse, bu durum tebliğ evrakına yazılmak şartıyla tebliğ işlemi, Tebligat Kanununun 21 inci maddesi uyarınca yapılmalıdır. 6099 sayılı Yasa ile Tebligat Kanununun 29 uncu maddesinde yapılan değişiklikle, ilanen yapılan tebligatlarda, ilanın ayrıca elektronik ortamda yapılması zorunluluğu getirilmiştir. Yasanın 6099 sayılı Kanunla değişik 35 inci maddesine göre, kendisine veya adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olan kimse, adresini değiştirirse, yenisini derhal tebliği yaptırmış olan kaza merciine bildirmeye mecburdur. Bu takdirde bundan sonraki tebliğler bildirilen yeni adrese yapılır. Adresini değiştiren kimse yenisini bildirmediği ve adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresi de tespit edilemediği takdirde, tebliğ olunacak evrakın bir nüshasının eski adrese ait binanın kapısına asılması yeterli olacaktır. Bu durumda evrakın asılma tarihi tebliğ tarihi sayılır. Daha önce tebligat yapılmamış olsa dahi, tüzel kişiler bakımından resmî kayıtlardaki adresleri esas alınarak bu madde hükümleri uygulanır. Daha önce yurt dışındaki adresine tebligat yapılmış Türk vatandaşı, yurt dışı adresini değiştirir ve bunu tebliğ çıkaran mercie bildirmez, adres kayıt sisteminden de yerleşim yeri adresi tespit edilemezse, bu kişinin yurt dışında daha önce tebligat yapılan adresine Türkiye Büyükelçiliği veya Konsolosluğunca 25/a maddesine göre gönderilen bildirimin adrese ulaştığının belgelendiği tarihten itibaren otuz gün sonra tebligat yapılmış sayılır. Yine 36 ncı maddede yapılan değişiklikle, tebligat evrakının celse esnasında veya kalemde, taraflara, ilgili üçüncü kişilere, katılana veya vekillerine tutanağa geçirilmek suretiyle veya imza karşılığında “tebliğ konusu belirtilerek tevdi” edilmesi tebliğ hükmüne geçecektir. Bu durumda ayrıca tebliğ mazbatası düzenlenmeyecek ve masraf da alınmayacaktır. Tebligatın muhataba yapılabilmesi için, muhatabın medenî hakları kullanma ehliyetine, kısaca fiil ehliyetine sahip olması gerekir. Fiil ehliyetine sahip olmayan kişilere tebligat yapılamaz. Bu durumda tebligatın kanunî temsilciye yapılması gerekir. Ancak bir meslek veya sanatla uğraşan ve ayırt etme gücüne sahip küçükler veya kısıtlılar, bu meslek ve sanatın icrasından doğan borçlardan bizzat sorumlu olduklarından, bu konuda kendilerine tebligat yapılması tebliği usulsüz ve geçersiz kılmaz. Aksine hüküm bulunmadıkça tebligat giderlerini tebliğin yapılmasını isteyen taraf peşin olarak ödemelidir. Tebliğ gideri verilen süre içinde yatırılmaz ise, talep eden kişi bu isteminden vazgeçmiş sayılır. Dava dilekçesinin karşı tarafa tebliği için tebliğ gideri peşin verilmemiş ve verilen makul süre içinde yatırılmamış ise, dava hakkında 1086 sayılı Yasanın 409 uncu maddesi uyarınca işlem yapılması gerekir. Somut olayda, davalı temyiz dilekçesinde dava tarihi olan 11/06/2009 tarihinden önce ikametgah adresini değiştirdiğini, bu adres değişikliğini nüfus müdürlüğüne bildirdiğini, yeni adresinin MERNİS sisteminde kayıtlı olduğunu, dava dilekçesi ve duruşma gününün eski adresi olan .... adresine tebliğe çıkartıldığını, bilirkişi raporunun tebliğ edilmediğini, davanın başından beri yapılan tebligatların usulsüz olduğunu savunmuştur. Tebligat Kanunu'nun 21 inci maddesinin birinci fıkrasında, kendisine tebligat yapılacak kimse veya önceki maddeler gereğince tebligat yapılabilecek kimselerden hiçbirinin gösterilen adreste bulunmaması durumunda ya da tebbellüğden imtina etmeleri durumunda, tebliğ memurunun tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir ve memurlarına imza mukabilinde teslim edeceği, tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştıracağı ayrıca adreste bulunmama halinde tebliğ olunacak şahsa keyfiyetin haber verilmesini de mümkün oldukça en yakın komşularından birine, varsa yönetici veya kapıcıya da bildireceği belirtilmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında ise birinci fıkra gereğince tebligat yapılacak adresin "Muhatabın adres kayıt sistemindeki adresi olduğu" belirtilmiştir. Dava dilekçesi ve duruşma gününün tebliğine dair tebliğ mazbatasının incelenmesinde, yapılan tebligatın Tebligat Kanunu'nun 21 inci maddesindeki usul ve esaslara uygun olarak yapılmadığı, tebliğ olunacak şahsa (davalıya) keyfiyetin haber verilmesini temin açısından komşularından birine, varsa yönetici veya kapıcıya bildirilip bildirilmediği hususunun tebliğ mazbatasında yer almadığı görülmüştür. Ayrıca bilirkişi raporunun, davalıya tebliğ edilip edilmediği, edilmiş ise hangi tarihte tebliğ edildiği dosya kapsamından anlaşılamamaktadır. UYAP sisteminden yapılan araştırmada da, bilirkişi raporunun davalıya tebliğ edilip edilmediği tespit edilememiştir. Dava dilekçesi ve duruşma gününün tebliğine ilişkin tebligatın usulsüz olduğuna dair önemli bir husus da, gerekçeli kararın tebliği işlemidir. Mahkemece gerekçeli karar, dava dilekçesinin tebliğe çıkartıldığı davalının eski adresi olan ...... adresine tebliğe çıkartılmış ancak davalının adreste tanınmadığından bahisle merciine iade edilmiştir. Bu tespitlere göre, davalıya yapılan tebligatların usulsüz olması nedeniyle, davalının hakkında açılan davadan haberdar olamadığı, davada taraf teşkili sağlanmadığı, yargılamanın davalının yokluğunda yapılarak sonuçlandırılması nedeniyle davalının savunma ve hukuki dinlenilme haklarının ihlal edildiği anlaşılmıştır. Bu durumda mahkemece, davalıya dava dilekçesi ve duruşma günü usulünce tebliğ edilerek öncelikle taraf teşkili sağlanmalı, davalının yargılamaya katılarak savunma ve hukuki dinlenilme haklarını tam olarak kullanması için gerekli usulü işlemler yapılmalı, yargılamaya bu şekilde devam edilerek sonuçlandırılmalıdır. Taraf teşkili sağlanmadan, davalının yokluğunda yargılama yapılarak savunma ve hukuki dinlenilme haklarının ihlal edilmesi hatalı olup kararın salt bu nedenle bozulması gerekmiştir. F) Sonuç: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 09/03/2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

  • Taşınır rehninin paraya çevrilmesi yolu ile ilamsız takip

    Alacaklının, alacağının taşınır rehni ile temin edilmiş olması halinde başvurabileceği takip yolu, rehnin paraya çevrilmesi yoluyla ilamsız icra takibidir. Takip için rehin sözleşmesinin yazılı olarak yapılması gerekmez. Ödeme emrine itiraz hakkında genel haciz yoluyla ilamsız takibe ilişkin İİK Madde 62 den 72.maddeye kadar düzenlenen hükümler uygulanır. Taşınır rehninin paraya çevrilmesi yolu ile ilamsız takipte takip talebi nasıl olur? Alacağı taşınır rehni ile sağlanmış alacaklı, takip talebinde 58 inci maddede yazılı hususlardan başka rehnedilen malın ne olduğunu ve rehnedilen mal üçüncü şahıs tarafından verilmiş veya rehnedilen malın mülkiyeti üçüncü şahsa geçmiş ise onun ve rehin üzerinde sonra gelen rehin hakkı mevcut ise bu hakka sahip olan şahsın ismini de bildirir. Takip talebi icra dairesine yazılı veya sözlü olarak ya da elektronik ortamda yapılır. Talepte şunlar gösterilir Alacaklının ve varsa kanuni temsilcisinin ve vekilinin adı, soyadı varsa Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası veya vergi kimlik numarası Alacaklı veya vekili adına ödemenin yapılacağı banka adı ile hesap bilgileri Alacaklının yerleşim yeri, alacaklı yabancı memlekette oturuyorsa Türkiye’de göstereceği yerleşim yeri (Yerleşim yeri gösteremezse icra dairesinin bulunduğu yer yerleşim yeri sayılır.) Borçlunun ve varsa kanuni temsilcisinin adı, soyadı, alacaklı tarafından biliniyorsa Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası veya vergi kimlik numarası, Borçlunun yerleşim yeri Bir terekeye karşı yapılan taleplerde kendilerine tebligat yapılacak mirasçıların adı, soyadı, biliniyorsa Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası veya vergi kimlik numarası, şöhret ve yerleşim yerleri Alacağın veya istenen teminatın Türk parasıyla tutarı ve faizli alacaklarda faizin miktarı ile işlemeye başladığı gün, alacak veya teminat yabancı para ise alacağın hangi tarihteki kur üzerinden talep edildiği ve faizi Senet, senet yoksa borcun sebebi Takip yollarından hangisinin seçildiği Alacak belgeye dayanmakta ise, belgenin aslının veya alacaklı yahut mümessili tarafından tasdik edilmiş, borçlu sayısından bir fazla örneğinin takip talebi anında icra dairesine tevdii mecburidir. Alacaklıya takip talebinde bulunduğuna ve verdiği belgelere, talep ve takip masraflarına dair bedava ve pulsuz bir makbuz verilir. Rehnedilen malın ne olduğunu Rehin mal üçüncü şahıs tarafından verilmiş veya rehnedilen malın mülkiyeti üçüncü şahsa geçmiş ise onun ismi Rehnedilen mal üzerinde sonra gelen başka bir rehin hakkı mevcut ise bu hakka sahip olan şahsın ismi veya vergi numarası Taşınır rehninin paraya çevrilmesi yolu ile başlatılan ilamsız takipte rehin hakkının belgeye dayanması zorunlu mudur? Taşınır rehninin paraya çevrilmesi yolu ile ilamsız takipte rehin hakkının belgeye dayanması zorunlu değildir. Elinde rehne ilişkin belge bulunmayan alacaklı taşınır rehninin paraya çevrilmesi yolu ile ilamsız takip yapabilir. Taşınır rehni belgeye dayanıyor ise belgenin ödeme emri ekinde borçluya tebliği zorunlu mudur? İİK' nın 147. Maddesinin 61.Maddeye atıfta bulunması sebebiyle taşınır rehninin paraya çevrilmesi yolu ile başlatılan takipte takibin belgeye dayanması halinde, belgenin tasdikli bir örneğinin ödeme emri ekinde borçluya tebliği gerekmez. Taşınır rehninin paraya çevrilmesi yolu ile ilamsız takipte ödeme ve itiraz süresi Takip talebi üzerine, icra dairesi, takibi sonraki rehin hakkı sahibine bir ihbarname ile bildirir ve borçlu ile rehin maliki üçüncü şahsa kayıtlara uygun olmak üzere birer ödeme emri gönderir Ödeme süresi onbeş gündür. İtiraz süresi ise yedi gündür. Ödeme emrinde 7 Gün içinde itiraz olunmaz ve 15 gün içerisinde borç ödenmezse rehnin satılacağı bildirilir. Taşınır rehninin paraya çevrilmesi yolu ile başlatılan ilamsız takipte itiraz nereye yapılır? Ödeme emrine itiraz hakkında 62 den 72 nci maddeye kadar olan hükümler uygulanır. Buna ödeme emrine karşı her türlü itiraz, ödeme emrinin tebliğinden itibaren yedi günlük sürede içerisinde icra dairesine yapılmalıdır. Ödeme emrine itiraz sebepleri genel haciz yolu gibidir. Borçlu icra dairesine yaptığı itirazda rehin hakkına açıkça itiraz etmez ise rehin hakkını kabul etmiş sayılır. Rehin hakkı kesinleşmiş olur ve daha sonra tartışma konusu yapılamaz. Taşınır rehninin paraya çevrilmesi yolu ile başlatılan ilamsız takipte sadece rehin hakkına itiraz edilir ise ne olur? Borçlu itirazında borca itiraz etmeyip, yalnızca rehin hakkına itiraz ederse, alacaklının seçimlik hakkı olur, alacaklı isterse rehnin paraya çevrilmesi yoluyla takipten vazgeçerek, takibine haciz yoluyla devam edebilir. YARGITAY KARARLARI “Rehnin geçersizliğine ilişkin itirazların İİK.nun 146 ve 147.maddeleri gereğince icra dairesine yapılması gerekir.'' (12.HD. 26.06.2012, 4742/22586) “Taşınır rehininin paraya çevrilmesi yoluyla başlatılan takiplerde İİK'nun 68/b maddesindeki koşulların oluşup oluşmadığının tartışılması zorunludur.” (12.HD. 17.01.2008, 2007/21963- 2008/466) “Menkul rehninin paraya çevrilmesi yolu ile takipte, itirazın kaldırılması isteminin kabul veya reddi halinde inkar tazminatına hükmedilmesi gerekir.” (12.HD. 24.11.2006, 18787/22143) “Taşınır rehninin paraya çevrilmesi yolu ile başlatılan takipte takibin belgeye dayanması halinde, belgenin tasdikli bir örneğinin ödeme emri ekinde borçluya tebliği gerekmez.” (12.HD. 30.09.2014, 20137/22825)

  • Bilişim sistemine girme suçu TCK 243

    Bilişim sistemi nedir? TCK nun 243. maddesi gerekçesinde bilişim sisteminin tanımı yapılmıştır; Bilişim sisteminden maksat, ‘’verileri toplayıp yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tâbi tutma olanağı veren manyetik sistemlerdir.’’ Veri Nedir? 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun tanımlar başlıklı 2/1k. Maddesine göre veri, “bilgisayar tarafından üzerinde işlem yapılabilen her türlü değeri” ifade eder. TCK MADDE 243 (1) Bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak giren veya orada kalmaya devam eden kimseye bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilir. (2) Yukarıdaki fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilir. (3) Bu fiil nedeniyle sistemin içerdiği veriler yok olur veya değişirse, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (4) (Ek fıkra: 24/03/2016-6698 S.K./30. md) Bir bilişim sisteminin kendi içinde veya bilişim sistemleri arasında gerçekleşen veri nakillerini, sisteme girmeksizin teknik araçlarla hukuka aykırı olarak izleyen kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. MADDE GEREKÇESİ Bilişim sistemlerine karşı suçların düzenlendiği bölümde yer alan bu madde de bilişim sistemine girme fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bilişim sisteminden maksat, verileri toplayıp yerleştirdikten sonra bunları otomatik işlemlere tâbi tutma olanağını veren manyetik sistemlerdir. Maddenin birinci fıkrasında bir bilişim sisteminin bütününe veya bir kısmına, hukuka aykırı olarak girmek veya orada kalmaya devam etmek fiili suç hâline getirilmiştir. Sisteme, hukuka aykırı olarak giren kişinin belirli verileri elde etmek amacıyla hareket etmiş bulunmasının önemi yoktur. Sisteme, doğal olarak, haksız ve kasten girilmiş olması suçun oluşması için yeterlidir. İkinci fıkraya göre, birinci fıkrada tanımlanan fiillerin bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi, bu suç açısından daha az ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Üçüncü fıkrada, bu suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâli düzenlenmiştir. Birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi nedeniyle sistemin içerdiği verilerin yok olması veya değişmesi hâlinde failin, suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılması öngörülmüştür. Dikkat edilmelidir ki, bu hükmün uygulanabilmesi için, failin verileri yok etmek veya değiştirmek kastıyla hareket etmemesi gerekir. Sistem içindeki bütün soyut unsurlar, fıkrada geçen “veri” teriminin kapsamındadır. SUÇUN UNSURLARI Bilişim sistemine girme suçunda korunan hukuki değer nedir? Bu suçla korunan hukuki yarar karma nitelik taşımaktadır. Anayasanın 20.maddesinde düzenlenen özel yaşamın korunması, Sırların masuniyeti, Haberleşme özgürlüğü kavramlarının, bilişim sistemleri kullanılarak ihlal edilmesinin önüne geçilmesi, Bilişim sisteminin güvenliği Mülkiyet hakkı korunmak istenmektedir. Bilişim sistemine girme suçunun faili ile mağduru kimlerdir? Bu suçta herkes fail veya mağdur olabilir. Korunan hukuki değeri ihlal edilen herkes mağdur konumundadır. Fail ise bilişim sistemine kasten giren veya orada kalmaya devam eden şahıstır. Bilişim sistemine girme suçunun konusu nedir? TCK nun 243. maddesinin, birinci fıkrasında düzenlenen suçun konusu bilişim sistemidir. ikinci fıkrada düzenlenen suçun konusunu bedeli karşılığında yararlanılan bilişim sistemi, üçüncü fıkrada düzenlenen suçun konusu ise bilişim sisteminin içerdiği verilerdir. dördüncü fıkrasında düzenlenen suçun konusu ise yine veri nakillerinin teknik araçlarla izlenmesidir. Bilişim sistemine girme suçunun manevi unsuru nedir? Bilişim sistemine girme suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Genel kast yeterlidir. Maddenin üçüncü fıkrasındaki suçun oluşması için, failin bilişim sistemine girmeyi ve orada kalmayı istemesi, ancak verilerin yok olmasını ya da değiştirilmesini öngörmesine karşın istememiş olması gerekir. Fail, verilerin yok olması veya değişmesini de istiyor ise, bilişim sistemine girme suçu değil, TCK' nın 244/2. maddesinde düzenlenen bilişim sistemini bozma,verileri yok etme veya değiştirme suçu oluşur. Bilişim sistemine girme suçunda hukuka aykırılık unsuru nedir? Bilişim sistemine girme ve orada kalma eyleminin hukuka aykırı olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Bu suç bakımından hukuka uygunluk nedenleri de söz konusu olabilir. Mağdurun rızası, Kanun hükmünün veya yetkili amirin emrini yerine getirme hukuka uygunluk sebebi olabilir. Bilişim sistemine girme suçunun ağırlaştırılmış sebepler nelerdir? 3.Fıkra Maddenin 3. fıkrasında failin kastı bu yönde olmadığı halde failin taksirli hareketiyle sistemin içeriğinin değişmesi veya yok olması ağırlaştırıcı sebep olarak düzenlenmiştir.Birinci fıkradaki fiil nedeniyle sistemin içerdiği veriler yok olur veya değişirse, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fıkrada düzenlenen suçun oluşması için öncelikle failin bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girmiş veya orada kalmaya devam etmiş olması gerekir. Failin kastının yalnızca bilişim sistemine girmeyi veya orada kalmayı içermesi, verilerin yok olmasını veya değiştirilmesini istememesi gerekir. Ayrıca bu maddedeki suçun oluşması için, failin hukuka aykırı olarak bilişim sistemine girmesi veya orada kalması ile, verilerin yok olması veya değişmesi arasında uygun illiyet bağının olması gerekmektedir. Bilişim sistemine girme suçunun hafifletici sebepler nelerdir? 2.Fıkra Maddesinin 2. fıkrasında bu suç açısından hafifletici bir neden öngörülmüştür. Buna göre; hukuka aykırı olarak bilişim sistemine girme veya sistemde kalma eylemlerinin “bedeli karşılığı yararlanabilen sistemler” hakkında işlenmesi yasa koyucu tarafından cezada hafifletici bir neden olarak öngörülmüştür. Elektronik gazete, e-kitap, vb. SUÇUN ÖZEL GÖRÜNÜŞ BİÇİMLERİ Bilişim sistemine girme suçunda teşebbüs Bu suça teşebbüs mümkündür. Failin icra hareketlerine başlaması ancak elinde olmayan nedenlerle eylemini tamamlayamaması durumunda suça teşebbüs gerçekleşmiş olacaktır. Suçun oluşması için bilişim sistemine girme veya sisteme bir şekilde girildikten sonra kasten orada kalmaya devam etme eylemlerinin gerçekleşmesi gerekir. Bu hareketler gerçekleştikten sonra suçun tamamlanması için herhangi bir sonucun doğmuş olmasına gerek yoktur. Failin bilişim sistemine girmeye çalışmış olmasına karşın girememesi durumunda teşebbüs mümkün olacaktır. Maddenin 3.fıkrasındaki suçun oluşabilmesi verilerin yok olmasına ya da değiştirilmesine taksirle neden olunması gerektiğinden bu suça teşebbüs söz konusu olmaz. Sonuç gerçekleşmemiş ise fail birinci fıkradan sorumlu tutulur. Bilişim sistemine girme suçuna iştirak Bu suçta iştirak türlerinin hepsinin gerçekleşmesi mümkündür. Bilişim sistemine girme suçunda eylemin zincirleme şekilde gerçekleşmesi Fail kısa aralıklarla bilişim sistemine hukuka aykırı olarak giriyorsa veya sistemde kalmaya devam ediyorsa faile TCK 43. maddesi uygulanmalı ve tek suçtan dolayı ceza arttırılarak verilmelidir. Bilişim sistemine girme suçunda geçit suç özelliği Bilişim sistemine girme suçu geçit suçu özelliği taşımaktadır. TCK 244, 245, 132, 133, 134, 135, 142,158 maddelerini işlemek için mutlaka TCK 243’ün işlenmesi gerekmektedir. Bu suçlar bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girilmek suretiyle işlenmesi halinde faile yalnızca gerçekleştirdiği ikinci eylemin cezası verilecek bilişim sistemine girme suçundan ceza verilmeyecektir. Bilişim sistemine girme suçunun yaptırımı nedir? 1. Fıkrada düzenlenen bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme veya orada kalmaya devam etme suçunun cezası bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasıdır. Bu suçta hakim bir yıla kadar hapis cezasına hükmedebileceği gibi sadece para cezasına hükmedebilir. Hapis cezasının alt sınırı TCK madde 49/1 gereği 1 aydır. 2.Fıkrada suçun bedeli karşılığı yararlanılabilen sistemler hakkında işlenmesi hâlinde cezanın yarı oranında indirileceği düzenlenmiştir. Temel ceza 1.fıkraya göre tespit edildikten sonra belirlenen cezadan ½ oranında indirim yapılacaktır. 3.Fıkrada bilişim sisteminin içerdiği verilerin yok olması veya değişmesi halinde altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verileceği düzenlenmiştir. 4.Fıkrada veri nakilerini bilişim sistemine girmeksizin teknik araçlarla hukuka aykırı olarak izleyen kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı düzenlenmiştir. Bilişim sistemine girme suçu şikayete bağlı mıdır? TCK nun 243 maddesinde düzenlenen suçun takibi şikayete bağlı değildir. Resen soruşturulur. Bilişim sitemine girme suçunu soruşturmaya yetkili savcılık neresidir? Bilişim sistemine girilen yer belli ise yetkili Savcılık sisteme girilen yer Savcılığıdır. Ssiteme nereden girildiği belli değil ise bilişim sisteminin bulunduğu yerdeki Savcılık yetkilidir. Bilişim sistemine girme suçu ile ilgili Yargıtay Kararları ''Yargıtay 22 Ceza Dairesinin Esas No:2015/3457 Karar No: 2015/2550 Sanığın bilişim sistemini kullanarak www.kontör burada.net adlı siteye şifresini ele geçirmek suretiyle girip, kendine ait iki hatta kontör yüklemesi şeklindeki eyleminde kastının mal varlığına yönelik olması nedeniyle, eyleminin TCK'nun 142/2-e maddesine uyan tek suç oluşturduğu gözetilmeyerek, ayrıca TCK 243/1. maddesinden yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi," ''Yargıtay 8 Ceza Dairesinin Esas No: 2014/2924 Karar No: 2014/36282 Müştekiye ait banka hesabına, internet üzerinden ulaşılarak, EFT yoluyla başka hesaplara para aktarmak suretiyle gerçekleştirilen eylemin bir bütün halinde TCK'nın 142/2-e maddesinde ifade edilen hırsızlık suçunu oluşturduğu gözetilmeden sanıklar hakkında ayrıca TCK'nın 243/3. maddesindeki suçu oluşturduğundan bahisle yazılı şekilde uygulama yapılması," ''Yargıtay 11 Ceza Dairesinin Esas No:2009/22385,Karar No: 2012/3683 Sanığın katılan şirkette çalıştığı sırada kendisine görevi nedeniyle verilen internet şifresini, iş yerinden ayrıldıktan sonra hakkı bulunmadığı halde kullanmak suretiyle katılan şirkete ait bilişim sistemine girdiği ve orada kalmaya devam ettiğini iddia ve sanığında bu iddiayı doğrulayan katılan şirkete ait bilişim sistemine hükümsüz kalan şifresi ile girip, buradaki şirket çalışanlarına ait maillerin kendi kurduğu siteye yönlendirmesini yapabilecek kadar süre ile kaldığını savunması karşısında; yüklenen TCK'nun 243/1. maddesindeki suçun bir bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girmek ve orada kalmaya devam etmek unsurlarının gerçekleştiğinin kabulü ile mahkumiyetine karar verilmesi yerine yazılı şekilde beraatine hüküm kurulması,'' ''Yargıtay 8 Ceza Dairesinin Esas No:2014/33371 2015/15859 kr. Şikayetçinin rızası olmadan e-mail ve facebook tabir edilen internet sayfasındaki hesabına girip mesajları öğrendiği ve hesapların şifrelerini değiştirmek suretiyle bilişim sistemine girmesini engellediğinden bahisle açılan davada; şikayetçinin hesabına sanığın giriş yaptığının tespit edildiği, dosya içerisinde katılana ait e-mail şifresinin değiştirilmesine dair bir tespitin bulunmadığı, bu haliyle eylemin TCK.nun 243/1. maddesi kapsamındaki suçu oluşturacağı, ancak katılanın hesabına girişinin engellediğini iddia etmesi karşısında; suç tarihinden şikayet tarihine kadar olan dönemde, bu adresin faal olup olmadığı, şikayetçi tarafından kendi adresine erişim sağlanıp sağlanmadığı, sanık tarafından adrese ait şifrenin değiştirilip değiştirilmediği, değiştirilmişse hangi tarihte ve hangi IP numarası ile erişim sağlandığı ilgili internet sağlayıcısından sorulup, erişimin gerçekleştirildiği cep telefonu incelenerek sonucuna göre tüm deliller birlikte değerlendirilip gerektiğinde bilirkişiden de görüş alınarak sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken, eksik araştırmaya dayanarak yazılı şekilde hüküm kurulması,'' ''Yargıtay 8 Ceza Dairesinin Esas No: 2013/10401,Karar No: 2014/11835"Bilişim sistemine girmek", bir bilişim sisteminde bulunan verilerin bir kısmına veya tamamına, fiziken ya da uzaktan başka bir cihaz yoluyla erişilmesidir. Erişimi gerçekleştirmek için gevşek güvenlik önlemlerinden faydalanılabileceği gibi, var olan güvenlik önlemlerindeki boşluklar da kullanılabilir. Ağ üzerinden virüsler (komik resimler, kutlama kartları veya ses ve görüntü dosyaları gibi ekler halinde), truva atı (trojan horse), macro virüsü, solucanlar gibi kullanılarak veya sistemin açık kapıları zorlanarak giriş yapılabilir. Bilgisayar veri ve sistemlerine yapılan izinsiz giriş, aynı zamanda, “bilgisayara tecavüz”, “kod kırma” ya da “bilgisayar korsanlığı” olarak da tanımlanmaktadır. Bu suç, başkasına ait bilgisayarın açılarak içindeki verilerin görülmesi biçiminde olabileceği gibi, bir ağ aracılığıyla bilişim sisteminde oturum açılması yoluyla da işlenebilir. Girmede, iletişimin kablolu veya kablosuz olması ile mesafenin yakın ve uzak olması arasında da fark yoktur. Bir bilişim sistemine e-posta veya dosya gönderilmesi durumunda, bilişim sistemine girme söz konusu olmayıp yalnızca veri gönderildiğinden, bu durum girme kapsamında düşünülemez. Mağdurun kişisel bilgisayarına ait işletim sistemine (windows,linux vs.), bir başka internet kullanıcısının, mağdurun rızası olmaksızın girmesi de suç oluşturacaktır. E-posta adresi kullanıcısının erişiminin engellendiğine ilişkin şikayeti üzerine öncelikle erişimi engellenen adresin şikayetçiye ait olup olmadığı saptanmalı, bu husus ilgili internet sağlayıcısından sorularak adresin oluşturulma tarihi, kim tarafından oluşturulduğu ve IP (internet Protokolu) numarası sorulmalıdır. Microsft Corporation'den de erişimin engellediği iddia olunan tarih/tarihler ve takip eden günlerde e-mail adresine giriş yapılıp yapılmadığı, erişim sağlanmışsa IP bilgileri, bu tarihler itibariyle e-mail adresine ait şifrenin değiştirilip değiştirilmediği, değiştirilmiş ise ne zaman ve hangi IP numarası ile yapıldığı araştırılmalıdır. IP adresi kayıt bilgilerinden, ilgili Telekom Müdür lüklerinden, sisteme giriş yapan veya başarısız olan IP numaraları kullanıcılarının adres ve telefon bilgileri istenmeli ve loglar üzerinde inceleme yapılmalıdır. Erişimin sağlanamaması halinde, giriş yapmak isteyenler arasında şikayetçinin de bulunup bulunmadığının IP numarasından tespit edilerek iddianın doğruluğu belirlenmelidir. Şikayetçiye ait e-mail adresine veya ele geçirilen adresten başkalarına, görüntü, yazı veya ses kaydı gönderildiğinin iddia olunması halinde ise, bu husus/hususlar üzerinde durularak gerekli tespitler yapılıp örnekleri de alınarak dosya içine konulmalıdır. Şikayetçi ve şüphelilerin bilgisayarlarına el konulup hard diskleri incelenerek bilgisayarlar arasında bağlantı ve veri akışı olup olmadığı saptanıp olaya ilişkin bilgi sahipleri ile ele geçirilen adres kullanılarak görüntü ve yazı ile ulaşılan adres sahipleri tanık olarak dinlenmelidir. Somut olayda; katılana ait ................@hotmail.com internet adresine sanık tarafından şifresinin kırılması yoluyla MSN adresine girilerek kullanılamaz hale getirildiği iddiasıyla açılan davada, sanığın IP numaraları ile katılanın E-Mail hesabına giriş yapıldığının tespit edildiği, bu haliyle eylemin TCK'nun 43/1. maddesi kapsamındaki suçu oluşturacağı, ancak katılanın girişinin 05.08.2010 tarihi itibariyle engellediğini iddia etmişse de buna ilişkin bir tespite rastlanmadığının anlaşılması karşısında;anılan tarihten şikayet tarihine kadar olan dönemde, bu adresin faal olup olmadığı, katılan tarafından kendi adresine erişim sağlanıp sağlanmadığı tespit olunmamıştır. Sanık tarafından giriş yapılıp yapılmadığı, adrese ait şifrenin değiştirilip değiştirilmediği, değiştirilmişse hangi tarihte ve hangi IP numarası ile erişim sağlandığının ilgili internet sağlayıcısından sorulmadığı anlaşılmıştır. Bu itibarla yukarıda açıklanan yöntem izlenerek eksiklikler yerine getirilip sonucuna göre tüm deliller birlikte değerlendirilip gerektiğinde bilirkişiden de görüş alınarak sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken eksik araştırmaya dayanarak yazılı şekilde hüküm kurulması,'' '''Yargıtay 8 Ceza Dairesinin Esas No: 2014/19342, Karar No:2015/2322 "Bilişim sistemine girmek", bir bilişim sisteminde bulunan verilerin bir kısmına veya tamamına, fiziken ya da uzaktan başka bir cihaz yoluyla erişilmesidir. Erişimi gerçekleştirmek için gevşek güvenlik önlemlerinden faydalanılabileceği gibi, var olan güvenlik önlemlerindeki boşluklar da kullanılabilir. Ağ üzerinden virüsler (komik resimler, kutlama kartları veya ses ve görüntü dosyaları gibi ekler halinde), truva atı (trojan horse), macro virüsü, solucanlar gibi kullanılarak veya sistemin açık kapıları zorlanarak giriş yapılabilir. Bilgisayar veri ve sistemlerine yapılan izinsiz giriş, aynı zamanda, “bilgisayara tecavüz”, “kod kırma” ya da “bilgisayar korsanlığı” olarak da tanımlanmaktadır. Suçun, başkasına ait bilgisayarın açılarak içindeki verilerin görülmesi biçiminde olabileceği gibi bir ağ aracılığıyla bilişim sisteminde oturum açılması yoluyla da işlenebilir. Girmede, iletişimin kablolu veya kablosuz olması ile mesafenin yakın ve uzak olması arasında da fark yoktur. Bir bilişim sistemine e-posta veya dosya gönde- ilmesi durumunda, bilişim sistemine girme söz konusu olmayıp yalnızca veri gönderildiğinden bu durum girme kapsamında düşünülemez. Mağdurun kişisel bilgisayarına ait işletim sistemine (windows, linux vs.), bir başka internet kullanıcısının, mağdurun rızası olmaksızın girmesi de suç oluşturacaktır. E-posta adresi kullanıcısının erişiminin engellendiğine ilişkin şikayeti üzerine öncelikle erişimi engellenen adresin ve sanığa ait olduğu iddia olunan e-mail adresinin sanığa ve şikayetçiye ait olup olmadığı saptanmalı, bu husus ilgili internet sağlayıcısından sorularak adreslerin oluşturulma tarihi, kim tarafından oluşturulduğu ve IP (İnternet Protokolu) numarası sorulmalıdır. Microsft Corporation'den de erişimin engellediği iddia olunan tarih/tarihler ve takip eden günlerde şikayetçinin e-mail adresi- ne giriş yapıp yapmadığı, erişim sağlanmışsa IP bilgileri, bu tarihler itibariyle e-mail adresine ait şifrenin değiştirilip değiştirilmediği, değiştirilmiş ise ne zaman ve hangi IP numarası ile yapıldığı araştırılmalıdır. IP adresi kayıt bilgilerinden, ilgili Telekom Müdürlüklerinden, sisteme giriş yapan veya başarısız olan IP numaraları kullanıcılarının adres ve telefon bilgileri istenmeli, aynı şekilde sanığa ait olduğu iddia olunan e-mail adresini kullanan IP numaraları saptanıp adres ve telefon bilgileri de istenmelidir. Erişimin sağlanamaması halinde, giriş yapmak isteyenler arasında şikayetçinin de bulunup bulunmadığının IP numarasından tespit edilerek iddianın doğruluğu belirlenmelidir. Şikayetçi ve sanığın bilgisayarlarına el konulup hard diskleri incelenerek bilgisayarlar arasında bağlantı ve veri akışı olup olmadığı saptanıp ele geçirilen adresten bir başka adrese yazı veya görüntü gönderilmiş ise, bu olaya ilişkin bilgi sahipleri ile ele geçirilen adres kullanılarak ulaşılan adres sahipleri varsa tanık olarak dinlenmelidir. Somut olayda; sanığın, katılanın kullandığı ".......................@hotmail. com" e-posta adresi ile irtibatlı olan facebook adresine bilgisi ve rızası olmaksızın değiştirerek erişilmez kıldığından bahisle açılan davada, yapılan soruşturma ve kovuşturma yetersiz olup olaya ilişkin deliller toplanmadan mahkumiyet hükmü kurulmuştur. Sanığın suçlamayı kabul etmediği gibi hattına başkalarının girmiş olabileceği savunmasına ilişkin olmak üzere internet hattını sanık dışında başkalarının da kullanıp kullanmadığı ve kendisine ait olduğu belirtilen e-mail adresinin sanığa aidiyeti hususunda dosyada bir bilgiye rastlanmamıştır. Katılanın 27.05.2011 tarihinden itibaren e-mail adresine giremediğini belirttiğinin anlaşılması karşısında, anılan tarihten şikayet tarihine kadar olan dönemde, bu adresin faal olup olmadığı, katılan tarafından kendi adresine erişim sağlanıp sağlanmadığı tespit edilmemiştir. Sanık tarafından 22.05.2011 tarihinden sonra giriş yapılıp yapılmadığı, adrese ait şifrenin değiştirilip değiştirilmediği, şifre değiştirilmişse hangi tarihte ve hangi IP numarası ile erişim sağlanarak şifrenin değiştirildiği ilgili internet sağlayıcısından sorulmadan hüküm kurulmuştur. Bu itibarla; yukarıda açıklanan yöntem izlenerek eksiklikler yerine getirilip sonucuna göre tüm deliller birlikte değerlendirilip gerektiğinde bilirkişiden de görüş alınarak sanığın hukuki durumunun takdir ve tayini gerekirken, katılanın beyanına itibar edilerek ve eksik araştırmaya dayanarak yazılı şekilde hüküm kurulması,''

  • Bono düzenleme yetkisi vekaletnamede açıkça belirtilmelidir

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı 04/05/2016 gün, 2015/2941 Esas. 2016/573 Karar Bonoyu düzenleyen vekilin vekaletnamesinde poliçe yer almasına rağmen açıkça bono düzenleme konusunda yetki verilmediğinden somut olayda vekilin bono düzenleme yetkisinin bulunmadığının kabulü gerekir. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, imzaya itiraza ilişkindir. Ereğli 2.İcra Müdürlüğü’nün 2013/1292 esas sayılı dosyasında; alacaklı M...E tarafından 22.04.2013 tarihinde borçlu H..B hakkında başlatılan kambiyo senetlerine özgü haciz yoluyla icra takibinde; 13.083,54 TL asıl alacak, 608,24 TL işlemiş faiz, 39,00 TL komisyon olmak üzere toplam 13.730,78 TL alacağın faiziyle tahsili istenilmiştir. Davacı-borçlu H..B... vekili, kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takipte keşideci-borçlu H..B... imzaya itiraz ederek, takibin iptalini istemiştir. Davalı-alacaklı ise, davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, borçlunun imza konusunda eşi O...B...'ye yetki verdiği ve imzanın Ogün'e ait olduğu gerekçesiyle istemin reddine dair verilen karar davacı-borçlu vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hükmü temyize davacı-borçlu vekili getirmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 29.06.2012 tarihli vekaletnamede O...B...'ye açıkça kambiyo senedi (bono) düzenleme yetkisinin tanınıp tanınmadığı noktasında toplanmaktadır. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun 388/3.maddesi; “Hususî bir salâhiyeti hâiz olmadıkça vekil, dava ikame edemez, sulh olamaz, tahkim edemez, kambiyo taahhüdünde bulunamaz, bağışlayamaz, bir gayrimenkulü temlik veya bir hak ile takyit edemez.” Hükmünü içermekte olup 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 504/3. maddesinde de benzer düzenlemeye yer verilmiştir. Yukarıda madde metninde açıkça belirtildiği üzere, kambiyo taahhüdünde bulunabilmek için açıkça verilmiş bir yetkinin bulunması gerekir. Somut olaya gelince; H...B...’nin eşi O' nun vekil tayin ettiği Konya Ereğli 2.Noterliğince düzenlenen 29.6.2012 tarih ve ... yevmiye numaralı vekaletnamede; “…poliçe imzasına…” açıklaması yer almakta; açıkça bono düzenleme konusunda mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun 388/3.maddesi anlamında verilmiş bir yetki bulunmamaktadır. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 16.07.2008 gün ve E:2008/12-502, K:2008/506 sayılı ilamında da, vekaletnamede “çek imzalamak” için verilen yetkinin “bono düzenlemeyi” kapsamayacağı benimsenmek suretiyle aynı ilkeye vurgu yapılmıştır. Takibe dayanak bononun borçlu tarafından imzalanmayıp, onun eşi O...B... tarafından düzenlenip imzalandığı alacaklının da kabulündedir. O halde, mahkemece imzaya itirazın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle istemin reddine karar verilmesi doğru değildir. Hal böyle olunca; yerel mahkemece, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davacı-borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA....

  • Stajını öğrenim gördüğü okulda yapan öğrenciler staj ücret alacağına hak kazanamazlar

    Mesleki ve Teknik eğitim gören Stajyer öğrencilerin Staj ücretine hak kazanabilme şartlarından birisi de stajın bir işletmede yapılmasıdır. Stajını öğrenim gördüğü lisede veya üniversitede yapan öğrenciler ücret hakkına sahip değildir. 3308 Sayılı Mesleki Eğitim Kanunu ücrete hak kazanmak için stajın işletmelerde yapılması gerektiğini açıkça düzenlemiş olup, eğitim görülen kurumda yapılan stajlar için açılan alacak davaları mahkemeler tarafından reddedilmektedir. Yargıtay bir çok kararında bu hususu vurgulamış ve hatalı kararları bozmuştur. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi         2018/4074 E.  ,  2019/1554 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Davacı ...'a velayeten ... ve ... vekili Avukat ... tarafından, davalı ... aleyhine 13/11/2015 gününde verilen dilekçe ile staj eğitimi nedeniyle alacak istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne dair verilen 16/02/2016 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü. Dava, staj ücreti alacağı istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı, ... Kız Meslek Lisesinde öğrenciyken staj yaptığını, staj ücretinin ödenmediğini belirterek staj ücreti alacağının tahsilini istemiştir. Davalı, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davacının staj ücreti alacağı hesaplanarak davanın kabulüne karar verilmiştir. 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu'nun “Ücret ve Sosyal Güvenlik” başlıklı 25. maddesinde “Aday çırak, çırak ve işletmelerde meslek eğitimi gören öğrencilere ödenecek ücret ve bu ücretlerdeki artışlar; aday çırak veya çırağın velisi veya vasisi veya kişi reşit ise kendisi; öğrenciler için okul müdürlüğü ile iş yeri sahibi arasında Bakanlıkça belirlenen esaslara göre düzenlenecek sözleşme ile tespit edilir. (Değişik son cümle: 13/2/2011-6111/64 md.) Ancak, işletmelerde meslek eğitimi gören örgün eğitim öğrencilerine, asgari ücretin net tutarının, yirmi ve üzerinde personel çalıştıran iş yerlerinde yüzde 30’undan, yirmiden az personel çalıştıran iş yerlerinde yüzde 15’inden, aday çırak ve çırağa yaşına uygun asgari ücretin yüzde 30’undan aşağı ücret ödenemez.” denilmektedir. Dosyanın incelenmesinde; İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 11/12/2015 tarihli müzekkere cevabında; davacının, kendi okulunda staj yaptığının bildirildiği anlaşılmaktadır. Şu durumda davacının işletmelerde meslek eğitimi görmemiş olmasına göre; mahkemece, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekir. SONUÇ: Temyiz edilen kararın yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA 18/03/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.

bottom of page